pexels-ekrulila-3837494.jpg

AŞİYAN: BETÜL KAYA’NIN HAYATI

Hüseyin Özübek

“Oturduğum banktan kalkamadım, hıçkırıklara boğuluyordum. Gelen geçen
umurumda değildi ve sürekli ağlıyordum. Abim geldi ve ellerimi tuttu, hadi ama dedi!
Hadi, ağlamak çare değil! Çaresi olmalı değil mi abi, çaresi olmalı. Annem annem, dedim
gerisi gelmedi. Tekrar ağlamaya başladım istemsiz bir şekilde. Abim bir doktorun daha
olduğunu söyledi. Amerika’da eğitim alıyormuş, bu hafta da Türkiye ye geliyormuş.
Annemin hastalığına belki çare olabilir dediler. Gözümde bir ışık yandı ve o an abime
baktım o ise sadece beni avutmak için söylüyordu bunları. Bense bu umuda tutunmaya o
kadar hazırdım ki…


Annemin acil ameliyat edilmesi gerekiyordu. Türkiye’deki doktorların hiçbiri onu
ameliyat etmeye yanaşmıyorlardı ya çok riskliydi bu ameliyat ya da çok pahalıydı. Hepsi
böyle söylüyordu; annem günlerdir yoğun bakımda yatıyor, biz ise hastane bahçesi
bankalarında oturuyorduk. Doktorun adı neymiş dedim abime, Betül Kaya dedi.
Bulacaktım o doktoru, kafaya koydum gözümde kalan yaşları silerken…


Zaman geçirmeden telefonumu açtım ve Doktor Betül Kaya yazdım ve araştırmaya
başladım. Çok başarılı ameliyatlar yapan; şimdi de çalışmalarına Amerika’da devam eden
ve artık ülkesine dönmek isteyen bir doktor diyordu onunla röportaj yapan kadın.
Araştırmamda artık Betül Kaya’nın Türkiye’ye döndüğünü de okudum. Umutlanıyordum
ama boşa da çıkabilirdi umutlarım. Hemen bir e-mail adresi buldum ve mesaj attım.
Mesajıma birkaç gün sonra yanıt geldi. Betül Hanım’ın asistanı kendisinin çok yoğun bir
programı olduğundan bahsetti fakat Türkiye’de çalışmaya başlayacağı hastaneyi de
yazmıştı, görüşmeye gelmek istersek diye. Hemen aradım ve randevu oluşturmak istedim
ama sekreterden maalesef cevabını aldım. Bir kez daha yıkıldım, abim bu sonucu
bekliyordu sanki ama annemin fazla vakti yoktu. Saate bakıp o hastaneye yetişmek için bir
taksiye atladım. Yetiştim ancak mesai bitimine çok az bir vakit vardı. Hemen Betül
Hanım’ın odasını sordum ve oraya doğru koştum. Kapıda birkaç hasta daha vardı ama
ben kendimi odaya attım. Sekreteri beni azarlarcasına:


-Ne yapıyorsunuz? Sıranızı bekleyin, dedi. Bense artık çıkamazdım, gözümdeki yaşlarla
doktora anlamsız anlamsız bakıyordum. O, beni daha önce fark etmiş olmalı ki bana
doğru geldi: Sekretere bir dakika, dedi. Bana dönüp sadece: Hastanızın ismi nedir, dedi.
-Zeynep Duru, dedim.


O anda bir şey parladı gözlerinde ya da bana öyle geldi, bilmiyorum. Lütfen hangi
hastanede yattığını sekreter hanıma yazdırın, buradaki hastaların işi biter bitmez
geleceğim. Şaşırsam mı sevinsem mi bilemedim. Abimi arayıp olanları anlatırken herhalde
beni oradan uzaklaştırmak için söyledi diyordum, abim de belki de öyledir derken taksi
annemin hastanesine geldi. Annemin yanına gittim; hayatın neşesi, o güzeller güzeli
annem dünyadan çok uzak duruyordu artık. Belki biliyordu, etrafında olanları belki de
hiçbir şey bilmiyordu; çoktan gitmişti. Yoğun bakım odasının önünde hayale dalmışken
abim geldi ve arkasından Betül Kaya! Allah’ım, inanamıyorum gerçekten hemen gelmişti;
nasıl oldu ne oldu bilmiyorum ama geldi. Sonrasında olaylar çok hızlı gelişti, annemi
kendi hastanesine götürmek istedi. Biz onayladık götürdü, ameliyatı yaptı ve ameliyathane
önünde beklerken çıkageldi. O, gayet iyi merak etmeyin. 24 saat içinde gözlerini açar,
dedi. Sevinç kelimesi bana hiç bu kadar anlamlı gelmemişti. İçim içimden taştı…

Bu doktor kimdi, tam olarak nasıl çıktı karşılarına. Melek miydi, Hızır mıydı ?
Kimdi o diye düşünüyordu ki doktor hanımın asistanlarından biri geldi ve geçmiş olsun
dedi. Sağ olun, dedim fakat içimdekileri anlamış gibi doktor hanım annenizi nereden
tanıyordu ki dedi?


-Nasıl yani dedim?
Bize çok eski bir tanıdığı olduğundan bahsetti, dedi. Kafam iyice allak bullak olmuştu. Eve
anneme kıyafet almaya gittiğimde annemin bilgisayarında tuttuğu günlüğe bakmak geldi
ve açıp baktım, yoksa içim içimi yiyecekti. Betül Kaya yazdım ve şu satırları buldum:

                                                                                                                                                         15.10.2015


“35 yaşında bir kadın, 40yaşında bir erkek… Kadın kansere yenik düşüyor ve geride iki öksüz
bırakıyordu. İki çocukla baş başa kalan acılı bir baba: Nuh abi…”


Öğretmenliğimin dördüncü yılında memleketimizin yemyeşil dağları, mis gibi havası, tertemiz
doğası bulunan; kıvrım kıvrım yolları olan bir köyüne tayinim çıktı. Köy Torosların zirvesinde kurulmuş
geniş bir araziye sahipti. Derme çatma evleri, göz alıcı yeni binaları ile zenginini ve fakirini bir çatının altına
almış; her düzeyde insanı kucaklamıştı. Bu özelliği bakımından aşırı derecede hassasiyet barındıran bu şirin
köyde, insanlık hala özelliğini yitirmemişti. Komşuluk ilişkileri, ev ziyaretleri, düğünler, ölümler vb. her
türlü sosyal emareler saygı ve sevgi çerçevesinde süregelmişti…


İlk görüşte içimin ısındığı bu şirin köyde orta halli bir ev kiraladım ve okuldaki görevime başladım.
Günlük olağan işlerle eğlenceli bir şekilde vakit geçirmeye çalışıyordum. Okulun ilk haftalarıydı. Köy
ahalisini ve okuldaki öğrencileri daha pek tanıyamamıştım. Bir gün okul müdürü: “Betül’ün annesi vefat
etmiş, ona başsağlığına gidelim.” dedi. Biz de o gün öğretmen arkadaşlarla toplandık ve gittik. Bizden önce
köy halkı acılı eve gelmiş, matem havası her yere sinmişti… Virane bir evde oturuyorlardı. Evin duvarları
yılların yorgunluğunu taşırken içindeki insanların ise omuzlarındaki ağırlık gittikçe artıyordu. Evin
odalarından ise belli belirsiz ağlamalar ve teselli sesleri duyuluyordu… Sanki gecenin karanlığı üzerlerine
çökmüş, durgun sular gibi yüzlerinde hissiz ifadeler; uzaklara dalıp giden gözler… Uzaklara dalıp giden
gözleri zayıf ve uğultulu sesler takip ediyordu. Gökyüzündeki kara bulut parçaları, sokak aralarından boğuk
boğuk gelen köpek sesleri, cılız kandil ışıkları; bu yas evinin yerini işaret ediyordu işte.


Betül’ü ve kederli ailesini tanımıyordum o güne kadar. Bir de gördüm ki 10 yaşlarında gözü yaşlı
hazin bir yavrucak. Derin duygulara daldım. Ailesi bundan sonra nasıl hareket edecek ki, ya sevgi dolu
sıcacık yuvaları? Betül dedim annesiz; yaralı bir kuş gibi çaresiz, tarifi mümkün olmayan acılarla dolu,
minik yüreğiyle bir yanı eksik kaldı. Üzüldüm, o gün çok üzüldüm. Kendime defalarca sordum, düşünceli
bir ruh haliyle... Annesiz kalmak, hele ki bu yaşta, nasıl bir duygu? İncecik çocuk sesiyle ‘Anneee’ diye
haykırışlarını hayal ettim, yüreğimi dağladım..!


O günden sonra Betül’e ve geride kalan ailesine özel bir ilgim oldu. Betül’ü yakından tanımak içim
sık sık evine gittim. Babası, kardeşi İbrahim ve babaannesi ile beraber yaşıyorlardı. Betül kitap okumayı çok
seviyordu. Ortak bir yönümüzün olduğunu keşfettim. Ona bir şeyler katabilmek, acısını biraz da olsun
hafifletebilmek için sınırsız bir mücadeleye girdim. Betül’ün annesizliğini hiç kimse, hiçbir güç
gideremezdi; bunu çok iyi biliyordum. Ama en azından onun yüzünde küçük bir tebessüm olabilirdim.
Bunun içinde minik bir kelebek gibi pırıl pırıl uçmasını, gökyüzünün engin sularında havalanıp anne
kokusunu bende almasını istiyordum. Ona anne yarısı olmak, onun derdini dindirmek için adeta
çırpınıyordum. Betül, ah kır çiçeğim!


Sonraki günlerde, zaman geçtikçe, Betül kendine gelmeye; içindeki acıyı dindirmeye ve bana
bağlanmaya başladı. Belki içindeki acı bitmedi, gitmedi ama en azından yüzünün güldüğü hissediliyordu. Bu

vesile ile bana da yeniden bahar geliyordu. Çünkü bu acıya ortak olduktan sonra ben de çok üzülmüş ve
yıpranmıştım.


Bir yıl geçmişti olayın üzerinden. Betül ortaokula geçince onunla daha çok zaman geçirmeye
başladım. Sevdiği kitapları aldım ona ve iyi bir okur olma yolundaydı artık. Çok seviyordu kitap okumayı.
Belki kitaplar sayesinde hayata tutunuyor, hayaller kurup meşgul oluyordu. Bu kısmını tam bilemiyorum
ama kitapların ona iyi geldiği aşikardı. Artık yıldızlar gittikçe parlak ışıldıyor, gökyüzü ise masmavi
görüntüsüne kavuşuyordu…


Mevsimler birbirini kovalıyordu yine. Yaz, kış ve belli belirsiz geçen baharlar bu yaşam dolu köyde
varlığını hissettirip günlerini sayıyordu. Ben de nihayetinde dördüncü seneme girmiştim burada. Bu zaman
diliminde Betül’ün kalbinde yer edindiğimi, ona yakın olduğumu biliyordum. Onun tarafından sevildiğimi
gözlerindeki ışıltıdan anlıyordum ve bu gurur veriyordu bana. Ona gülmek çok yakışıyordu biliyordum…
Sık sık evlerine gidiyordum. Babası Nuh abi ile de yakından tanıştım. Beni hep güler yüzle, samimi
bir üslupla ve dostane tavırlarla karşılayıp uğurlardı. Çoğu zaman Betül hakkında konuşup onun eğitim
hayatının daha iyi olması için fikirler üretirdik. Nuh abi hem Betül’e hem de kardeşi İbrahim’e çok iyi
bakıyor adeta çocuklarına kol kanat geriyordu. Annesizliği hiç hissettirmiyordu çocuklarına. Onlar için
geride kalan tek tutar dal, evlerinin en önemli direği ve hayatlarının yılmaz gücüydü. Bu yavruların yaşam
mücadelesiydi. Bir yuvanın selameti, geleceği her şeyiydi. Dişi kuş olmadan da yuvanın baki kaldığının
canlı şahidiydi…


Dört yıldır çalıştığım bu okulda Betül’ün babası, Nuh abiye hep gıpta ile baktım. Çocuklarını bir gün
olsun okuldan geri bırakmadı. Anne yokluğunu onlara hissettirmedi. Tüm gayretiyle mücadelesine, içinde
sakladığı acısıyla, sımsıkı sarıldı. Yaşı genç olmasına ve taliplerinin bulunmasına rağmen evlenmedi. Betül
için, çocuklarının geleceği için evliliği aklıma bile almadı. Yuvayı dişi kuş yapar, derler. Ama yuvayı bu
sefer Nuh abi yaptı. Onardı, yeniden kurdu ve ayrılmaz bağlar ile ilmek ilmek içlerine kadar işledi. Betül’ün
yeniden hayata tutunması için Nuh abi elinden gelenin daha fazlasını yaptı.
Ben de Nuh abiyi tanıdıktan sonra onların yuvasına ‘Aşiyan’ dedim. Aşiyan ‘kuş yuvası’ demekti ve
onlara çok yakışmıştı. Kuşların yuva yaptıktan sonra yuvasını ne kadar iyi koruduğunu ve yuvalarına nasıl
sahip çıktığı bilirim. Nuh abi de kuşlar gibi sahip çıktı yuvasına, İbrahim’ine, Betül’üne…

 


Evet, bulmuştum! Betül Kaya yıllar önce annemin sahip çıktığı ve yerine göre
annelik yaptığı öğrencisiydi. Şimdi anneme yardım etmiş, onu hayatta tutmuştu. Yıllar
sonra yaşanılan bu olay hayatın sürprizlerle dolu olduğunu bir kez daha gösterdi.
Annemin günlüğünde bu olay ‘Aşiyan’ olarak anlatılmış, ben de ‘Aşiyan: Betül Kaya’nın
Hayatı’ diyorum…

© Copyright