Rembrandt_Christ_in_the_Storm_on_the_Lak

ACİZ İNSANOĞLU

Ecem Kapusuz

O lanetli günden beri insanların bana sordukları tek bir soru var: ‘Gemide neler oldu?’

Hah! Bilgisizlikleri içinde nasıl bir erinç halinde olduklarının farkında olmayan, acınası
faniler onlar. Kendilerinde öyle bir kudret buluyorlar ki, şu zavallı beni hakir görüyor, bir
yandan meraklarına yenilip yanlış sorularla beni sıkboğaz ederken, bir yandan da bana
yakıştırdıkları bu delilik hali sâri olabilirmiş gibi yürüdüğüm yoldan kaçınıyorlar. Yanlış, pek
tabii ki yanlış sordukları soru. Gemide neler oldu değil, ‘Gemiye ne oldu?’ diye sorulmalı…
O lanetli günde gemiye ne oldu?

Şimdi düşünüyorum da o gün gökyüzü Tanrı’nın gönderdiği bir işaret gibi bilindik
maviliğinden çıkmış, mariz bir yeşil renge bürünmüştü. Capernaum’dan vira vira yapışımızın
üstünden on altı gün geçmişti. Önümüzde ve arkamızda, artık nereye bakarsak bakalım sema
ve denizin sonsuzluğu kalmıştı yalnızca. Yaşlı kaptan ömrünün çoğunu karada değil, bu
denizlerde geçirmişti, ne birinci zabit olan Gilliam, ne de zavallı ikinci zabit olan ben denizin
haşin doğasını deneyimlemekten uzaktık. Hepimiz sayısız fırtınalar, ömürlerini karada
harcayan talihli insanların duysalar da görseler de inanmayacakları garipliklere ve mucizelere
tanık olmuştuk dalgalar üstünde. Doğa Ana eteklerinin altından ne çeşit bir mahlûk ya da
felaket çıkarıp üstümüze fırlatırsa fırlatsın, hepsinin üstesinden gelebilecek yetenekte insanlar
olduğumuza inanıyorduk. İnanıyorduk tabii, ah, ne büyük nimettir cahillikle gelen inanç! Ve
ne kutlu bir hediyedir insanın kendi gücüne olan inancıyla gelen özgüven! Tıpkı şimdi bana
tereddütsüzce gemide ne olduğunu soran bu talihli insanlar gibi! Yeri yurdu olmayan bir
özgüven. O meşum günü yaşamasam, kaptanımı, arkadaşlarımı… Tüm mürettebatı
kaybetmesem, kim bilir? Belki bende hala onlarla aynı kutlu cehalet içinde yüzüyor olurdum. 

Ama nafile! O günde yeni fethettikleri topraklar üstünde dikilen padişahlar gibi gurur ve
güvenle duruyorduk güverte üstünde. Ne semaların yeşilliği, ne de daha önce hiç
görmediğimiz bir biçimde dipten gelip geminin kaburgalarını kucaklayan dalgalar
kalplerimizi titretmek için yeterli değildi. Kaptan ve ben sert sözlerle mürettebatın batıl
inançlarını aşağılarken Gilliam’da onlara beklediğimiz av fırsatı için gözlerini açık tutmalarını

tembihliyordu. Deniz çarşaf gibi, rüzgâr tatlıydı, fırtınanın en ufak işareti bile ufukta
görünmüyordu, mürettebatı böylesine tedirgin eden şey ise, denizin sakinliğine karşı gemiyi
bulan sert dalgalardı. Kaptan onları bir su altı akıntısının üstünden geçtiğimizi söyleyerek
telkin ettiyse de endişe öğleden sonranın altın olması gereken, fakat hala mariz yeşile
bulanmış saatlerinde de devam etti. Hatta o akıntıdan bir türlü kurtulamıyor oluşumuz,
dalgaların bizi bir türlü rahat bırakmayışı korkularımızın artışına menba olmuştu. Sessiz bir
köşede Gilliam’ı kendime muhatap alıp onu bu gizemli akıntı hakkında sorguladım, çünkü
gençliğini ve sağlığını denizin bu kısımlarına kurban etmiş ben, daha önce şu koordinatlarda
hiç böyle bir şeye rastlamamıştım. Gilliam ise, akıntı hakkında benimle aynı cehaletin içinde
olmasına rağmen Kaptan’ın emirlerine ve sözlerine soylu hislerle bağlıydı ve ona kesin bir
şekilde inanıyor, en azından dili onun sözlerinin tersini söylemeye varmıyordu. 

Saat akşama doğru ilerlerken mürettebatın huzursuzluğu yemekle ve karanlığın gizlediği
dalgalarla yatışır gibi oldu. Bense içimde bir huzursuzluk hissediyor, semalar şimdi siyaha
boyanmış olsa da o mariz yeşilliği içimde, daha önce deniz yüzünden hiç bulanmamış
midemde bir bulantı olarak hissediyordum. Aşçının özenmeden yaptığı yemek bitti ve
mürettebat uyku yerlerine dağıldı. Gerekli insanlar nöbet için güverteye çıkarken biz, yani
zabitler ve kaptan, onun kamarasında hala gündüz gözüyle inceleyebildiğimiz o gizemli
dalgaları tartışıyorduk. Sonra, aniden, beklenmedik bir darbe!

Sessiz, duyulamayacak, ancak hissedebildiğimiz bir darbe, geminin baş tarafını huzursuzlaşan
bir aygır gibi şaha kaldırmıştı. O kadar ki kaptan kamarasının duvarına asılı olan gaz lambası
isyanla yana yatmış, bizse dalgaların gemiyi beşik gibi sallamasına alışık olan bacaklarımıza
rağmen ayakta kalabilmek için can havliyle kamaradaki yere sabitlenmiş eşyalara
tutunmuştuk. Çok geçmeden dışarıdan yükselen sesler ve bağrışlar duyuldu. Gözcü, denize
düşenler olduğunu salık veriyordu. Gilliam, birinci zabit olarak dışarı fırladı, kaptan ve ben
ise toparlanmaya çalışarak Gilliam’ın sesinin denize düşenleri kurtarmak için kayıkların
indirilmesini bağırmasını bekliyorduk. Beklediğimiz ses duyulmayınca toparlanmış, fakat
tedirgin bir halde kamaradan dışarı yürüdüm. Bu ne olabilirdi? Kenanlılar, Filistinliler, ya da 
Asurlular mı? Capernaum’un bilindik bir gemisine saldırmaya kim cüret edebilirdi ki? 

Ben güverteye ulaştığımda aklımdan bu düşünceler geçiyordu. Mürettebatın insani yardım
çağırışları ve yakarışları, anlaşılmaz ve korku dolu seslere dönüşmüştü. Korkudan kendilerini
kaybetmemiş olan birkaç kişi güvertenin korkuluklarına tutunmuş, orada mihenk taşlarına

dönmüş gibi hiç kıpırtısız duruyorlardı. Onlara azda olsa yaklaştığımda orada cesaretlerinden
değil, hayır Yüce Tanrım! Tam aksine, korku ve dehşetle dona kaldıklarından kıpırtısız
durduklarını gördüm. Suratları kireç gibi olmuştu, gördükleri ağır işlerden güçlenmiş
bacakları ise şimdi rüzgârdaki saman çöpleri gibi titriyordu. Bakışlarımı onların baktığı yere,
denizin kara sularına çevirdiğimde ikrah ve korkuyla kendi kulaklarıma yabancı gelen bir ses
çıkarttım. 

Orada; Mahir Tanrı’nın yedi günde yarattığı bu mukaddes dünyanın hiçbir yerine ait
olamayacak lâmekân ve devasa kollar artık içini tamamen meçhul bilmemiz gereken sulardan
yükseliyorlardı. Bu iğrenç yılanlar geminin kaburgalarına sürtünüyor, adeta avını yemeden
önce içinde kaplayacağı yeri ölçmeye çalışan gerçek yılanlar gibi geminin etrafında kıvrılıyor,
onu yokluyor ve murdar bir şekilde elliyorlardı. Zulmet gecenin içinde benim gibi mütedeyyin
bir adamın, mukaddes kitabı yasakladığı halde bir esriklik hali içinde olup olamayacağını
sorguladım. Belki de bir gazın sâri etkisi içerisindeydik. Belki de gözlerimiz bizimle oyun
oynuyor, o hilkat garibesi kolların gemiye sürtünerek çıkardığı iğrenç sesleri duyan
kulaklarımız bizimle dalga geçiyorlardı. O iğrenç pullu ve kötü kokulu kollardan damlayan
fakat bizim için yüzümüze çarpan dalgalar büyüklüğündeki sular, bir açıklama getiremediğim
tek etkendi. 

Güvertedeki hareketlilik son bulmuştu. Herkes, dona kaldıkları yerde çaresizlikle o ne
olduğunu kavramakta bile yetersiz kaldığımız kolları izliyor, o kolların baskısıyla can çekişen
geminin ahşabının korkunç çığlıklarını dinliyorlardı. Yere kapanmış birkaç kişi Tanrı’ya
yakarırken, birkaçının da teslimiyetle kendilerini kara sulara fırlattıklarını gördüm. Bense
farkında olmadan yere düşmüş, oturduğum yerde gözlerimin önünde gerçekleşen bu kıyamete
karşı ellerimi gökyüzüne doğru kaldırmış yakarıyordum. 

İnsanlar “Gemide neler oldu?” diye soruyorlar. Gemide hiçbir şey olmamıştı. Kaptan ve
zabitlerin arası her zaman olduğu gibi dostaneydi, mürettebat kaptandan emirlerini yerine
getirecek kadar korkuyor, fakat bilgeliğinden dolayı da ona saygı duyuyorlardı. Kendi
aralarında ise bilindik rızık ve yatacak yer kavgaları dışında önemli bir atışma yoktu. Gemide
bir kavga, bir çatışma olmamıştı. Kimse birbirini vurmamış, kimse birbirini öldürmemişti.
Kaptan, birilerini kayığa bindirip denize sürmemiş, mürettebat kaptana karşı isyanda
bulunmamıştı. Gemide her şey olması gerektiği gibiydi. Fakat o, olması gerektiği gibi olan
gemi, Tanrı’nın dünyayı yaratırken parçalarından yararlanmış olması gereken Leviathan ile

karşılaşmıştı bir şekilde. O korkunç yaratık, denizin makberi andıran karanlık derinliklerinden
yükselmiş, sekiz kolunu bizim zavallı gemimizin etrafına sarmıştı. Geminin kaburgaları o
yaratığın kollarının uyguladığı güçle kendini koy vermeden hemen önce kendimi suya atmayı
başardım. Sanırım dostum Gilliam’ın sesi beni yönlendirmişti. 

O anda neredeydi? O kollardan biri onu yakalamış mıydı? Gemide bir yere mi tutunmuştu,
yoksa atladığım suların içinden mi bana bağırıyordu bilmiyorum. Fakat onun sesini takip
etmiş ve kendimi deniz tarafından kucaklanmış halde bulmuştum. Şimdi bile hayatta
oluşumun sebebi, dostum Gilliam’dır. Onun beni çağıran sesidir. Eğer ki onun sesini takip
etmemiş olsam şimdi bende kalan tüm mürettebat ve kaptan gibi ölü olurdum. O meşum
dehşet gecesinden geminin suyun üstünde kalmayı başarmış bir parçasına tutunarak
kurtuldum. O kadar büyük bir dehşet halindeydim ki suyun ne soğukluğunu ne de genzimi
yakan tuzunu hissedebiliyordum. Kıpırdamadan, neredeyse nefes bile almadan sadece o çok
kudretli sandığımız geminin kâğıttan bir oyuncak gibi yavaşça dibe batışını izleyebildim.
Gemi, arkasında neredeyse hiçbir şey, hiçbir mal ve hiçbir insan bırakmadan denizin karanlık
derinliklerine çekilerek kayboldu. O yaratığın beni de almayışının tek bir sebebi vardır ki, o
da yuvası olan zulmet cehennem derinliklerine geri çekilmeden önce beni fark edemeyeceği
kadar küçük oluşumdur. 

Benden başka hayatta kalan olup olmadığını bilmiyorum. Belki de, o ilk darbe ile denize
düşen birkaç kişi daha hayatta kalmıştır. Fakat birkaç gün sonra Capernaum’un kıyılarına
vuran tek kişi bendim. Şimdi, olayın üstünden üç ay geçmiş olmasına rağmen benden başka
kimse ölü ya da diri sahili bulamadı. Sadece gemimizin çiğnenip tükürülmüş, biçimsiz
parçaları…

Yaşadığım dehşetin ve kıyıya sürüklenirken maruz kaldığım susuzluğun etkisiyle güçsüz
düşmüştüm. Hem zihnen, hem de bedenen. İnsanların sorularına istesem bile yanıt veremiyor,
bazen ağlıyor, bazen gülüyordum. Gemide ne olduğunu sorduklarında ise sadece yeşil
gökyüzünden, geminin şaha kalkışından ve yere kapanıp yakaranlardan bahsedebiliyordum. O
hilkat garibesi yaratığı dudaklarıma alacak cesarete sahip değildim. İnsanlar, bu bölük pörçük
konuşmalarımı ve dehşetin ardından yaralı kalmış zihnimi hastalıklı buldular. Bense bir
yandan gemiyi, kaptanımı, Gilliam’ı, tüm mürettebatı kaybetmiş olmanın elemiyle onları
yalanlayamıyor, bir yandan da insan olarak ne kadar aciz olduğumuzun ihatası ile kendi
kendimi yiyordum. 

Beni gören hekimlerin tavsiyesi yüzünden değil de, kendi korkularımla hayatımın çoğunu
üstünde geçirdiğim denizden hicret edip karaya yerleştim. Beni hakir gören, gemide
yaşandığını sandıkları şeyler için beni suçlayanlar umurumda değil. Karaya sığınmış, karaya
saklanmış, denizden olabildiğince uzağa kaçmıştım. Geri dönmek gibi bir dileğimde yok. O
mariz yeşil bazen hala kâbuslarımda beliriyor. Çok yakın zamana kadar bulantı nedir
bilmeyen midem, artık tanıdık bir bulantıyla çalkalanırken soğuk terler dökerek uyanıyorum.
Bir daha asla denize dönmeyeceğim. Dönmemekte kararlıyım! 

Bana gemide ne olduğunu soran insanlar cahilliklerinin onlara sağladığı mutluluğun ve
özgüvenin farkında değiller. Eğer ki şu kıyılarında dolaştıkları, üstünde yelken açmaya cüret
ettikleri denizlerin altında nelerin uykuda yattığını, onları gördükleri anda yere kapanıp af
dilemekten, canlarının bağışlanmasını dilemekten başka bir şey yapamayacaklarını bilseler
hiçbiri şimdi yaşadıkları gibi yaşayamazlardı. Kimse kendi evlatlarına tebessüm edemez,
pazarda meyvelerini satamaz, rahatlıkla tarlasını süremez, geceleri huzurla başlarını yastığa
koyamazlardı. Tıpkı, artık benim olduğum gibi...

ACİZ İNSANOĞLU- Ecem Kapusuz

  • Facebook
  • Twitter
  • Beyaz Instagram Simge