two-315913_1280.jpg

ARAF 

Mehtap Sağocak

  • Beyaz Facebook Simge
  • Beyaz LinkedIn Simge
  • Beyaz Pinterest Simge
  • Beyaz Heyecan Simge

Gün ağarıyordu. Sabahın bu alacakaranlığında, uyanık olmayı, güneşin doğuşunu karşılamayı,
güne enerjik ve zinde başlamayı seviyordu Gündüz.

Leyla sahne aldığı gece kulübünden eve geldiğinde neredeyse gün ağarıyordu. Makyajını
temizlemeden, üstündekilerle yatağa attı kendini ve anında uykuya daldı

İşine gitmek üzere giyindi, aynada kravatını düzeltti. Beyaz ütülü gömleği, gri kareli ceketi,
hafif kırlaşmış gür saçları ve sinekkaydı tıraşıyla iyi görünüyordu. Gündüz, olgun çağlarının
başındaydı; mutlu bir aile babası, başarılı üst düzey bir yöneticiydi. Eşinin hazırladığı kahvaltı
sofrasına gitmeden önce, uyumakta olan küçük kızının odasına uğrayıp, onun alnına sevgiyle
bir öpücük kondurdu.

Leyla, sabahın bu saatinde ısrarla çalan kapı ziline küfrederek, kalktı yataktan. Başı
çatlıyordu. Ağzının içinde acı bir tat vardı. Gözü aynaya iliştiğinde, dağınık kızıl saçları,
akmış makyajı ve buruşuk giysileriyle berbat göründüğünü fark etti. Kapıyı açıp karşısında ev
sahibini gören Leyla, yine kirayı geciktirdiğini ve adamın öfkesine maruz kalacağını anladı.

Büyük bir şirketi yönetmek, uluslararası projelere imza atmak, toplantılar düzenlemek,
kalabalık ekiplere liderlik etmek, tam da Gündüz gibi iyi eğitimli, çalışkan, zeki ve iletişim
becerisi yüksek bir insanın işiydi. Hırs ve disiplin beraberinde başarı ve zenginlik getirmişti
Gündüz’e.

Leyla’nın kendine gelmesi öğleden sonrayı bulmuştu. İş bulması lazımdı. Ayda bir iki gece
şarkı söylemekle geçimini sağlayamıyordu. Uçan kuşa borcu vardı. Yarım bıraktığı eğitimi,
macera uğruna terk ettiği baba evi ve başarısız gönül ilişkileri düşünülürse, otuzlarını aşmış
bir kadın olarak kötü durumdaydı. Yalnız, mutsuz ve umutsuzdu.

Akşam karanlığının çöktüğü yoğun bir iş gününün sonunda, evinin otoparkına arabasını park
ederken, Gündüz’ün ceketinin iç cebindeki telefonu çalmaya başladı. Ekranda annesinin
aramasını gördüğünde, endişeyle açtı telefonunu: “Alo anne?”

Tüm öğleden sonrasını, tanıdıklarından, ilanlardan bulduğu iş başvurularıyla geçirmiş,
yorulmuştu. Can sıkıntısıyla ilk gördüğü bara girmişti. Akşam olmuştu ama canı eve gitmek
istemiyordu Leyla’nın. Tam içecek bir şeyler sipariş ederken, çantasından gelen telefon sesini
duydu. Annesi arıyordu, uzun zaman olmuştu konuşmayalı. Merakla cevapladı aramayı: “Alo
anne ?”

Uzak şehirdeki baba ocağından gelen bu aramalarda annelerinin sesini duyan Gündüz ve
Leyla, babalarının ani bir beyin kanamasıyla hastaneye kaldırıldığı haberini aldılar. Telaş ve
korkuyla ayrı noktalardan hareket eden bu ikiz kardeşler, yoğun bakımın kapısında bir araya
geldiler yıllar sonra. Bekleme salonunda kederle oturan annelerinin iki yanına oturdular.
Annenin sağ eli Gündüz’ün, sol eli Leyla’nın avucundaydı. Başlarını hasret ve üzüntüyle
annelerinin omzuna yasladılar. Babalarının durumu ağırdı. Yaşlı gözler ve endişeyle atan
kalpleriyle çaresizlik içinde ve sessizce beklediler, beklediler, beklediler…

Onlar araftaydılar. O kapının önünde derin düşüncelerin, duyguların sarmalında, kendi
hesaplaşmaları içinde bekliyorlardı. Birbirlerine ihtiyaç duyduklarını, özlediklerini, bir
elmanın iki yarısı gibi birbirlerini duygusal anlamda tamamladıklarını nasıl göz ardı
etmişlerdi bunca yıl? Baba evindeki çocukluk anıları geçti gözlerinin önünden; oyunları,
kavgaları, birbirlerine anlattıkları hayalleri... Niye bu kadar “ben” merkezci yaşamlara dalıp
kopmuşlar; kırgın, umursamaz ve ilgisiz kalmışlardı ki birbirlerine? Şimdi ortak bir duyguda,
buluşmuşlar “biz”i hatırlamışlardı işte. Konuşacak, anlatacak ne çok şey vardı!

Gündüz ve Leyla, zıt karakterlerde zıt tercihleri olan, zıt yaşamların kahramanlarıydılar.
Gençlik heyecanlarıyla çatışmışlar, kendi hayallerinin peşine, ayrı yollara gitmişler,
kopmuşlardı birbirlerinden. Ancak, onlar, iki dakika arayla doğmuş, aynı anne babanın sevgisi
ve emeğiyle, aynı çatının altında büyümüş, benzer duygularla yoğrulmuş iki kardeştiler
nihayetinde. Uzak da düşseler duygular bağlar, ayrı yollarda da yürüseler anılar ışık yakar, er
ya da geç kader onları buluştururdu illaki; ister sevgi dolu sofralarda, paylaşılan
mutluluklarda, ister pişmanlık dolu acılarda, ebedi ayrılıklarda! Gün, belirsiz bir bekleyişin
alacakaranlığındaki buruk bir buluşmada gerçekleşen, bir aydınlanma günüydü.

Bir süre sonra anneleri yavaşça kalkarken yerinden, iki avucundaki iki eli sımsıkı birbirine
kenetledi. İki kardeşi baş başa bırakıp, içinde bir umutla, yoğun bakımdaki elli yıllık hayat
arkadaşına bakmaya gitti.