wahhREYT.png

AYNALARDAKİ KADIN
Mehtap Sağocak

  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest

Ayna karşısında saçlarımı fırçalarken, beyazlayan saç tellerimin fazlalığı karşısında
hüzünleniyorum. Evet, artık genç değilim ama derdim yaşlanmak değil, hiç de olmadı. Beni
hüzünlendiren şey, geçmişimin ve iyi kötü her hatıramın gitgide uzaklaşıp solması.
Sabahlığımın kuşağını sıkıca bağlayıp, okuma koltuğuma geçiyorum. Geceleri uykuya
gitmeden, okuma alışkanlığım vardır kendimi bildim bileli. Abajurun sarı aydınlığında,
gözlüklerimi takıp, kitabımı alıyorum elime. Okuduğum, otobiyografik romana kapılıyorum.
Gece ilerlerken, gözlerimin kapanmaya başladığını, kitabın elimden kayıp, içimin geçtiğini
fark etmiyorum.

Islık sesi geliyor gecenin sessizliğinde. Geç saatlere kadar ders çalıştığım gecelerde, ışığımı
görürse, ses verir böyle. Hemen pencereyi açıyorum; karşı apartmanın balkonundaki
karaltısına el sallıyorum. Aman konu komşu fark etmesin! Karanlık ve sessizlikte, el kol
işaretleri, uzaktan gönderilen öpücüklerle ayrılıyoruz. Duvardaki aynaya ilişiyor bakışım.
Saçlarım dağınık, yüzüm solgun ama yine de gözlerimde ilk aşkın ışığı var. Gülümsüyorum
kendime. Çalışmak üzere tekrar masama oturuyorum. Sabahın alacakaranlığında, uzaktan
ezan sesleri gelirken, dayanamıyorum daha fazla. Başım masaya düşüyor ve uykuya teslim
oluyorum.

Sabahın ilerleyen saatinde, kızımın “Anne kalksana uyumuş kalmışız, niye uyandırmadın ki
beni, of servisi de kaçırdım!” diyen sesiyle açıyorum gözlerimi. Hızlıca hazırlanıyoruz.
Aynaya şöyle bir bakıyorum. Hamileliğim, üstümdeki bol eşofmanlara rağmen fark ediliyor
artık. ‘On üç yıl sonra ikinciye niyetlenirsen, böyle uyur kalırsın işte’ diye söyleniyorum
kendi kendime. Çıkıyoruz, kızımı arabayla okula bırakıyorum. Sonrasında da kahvemi ofiste
içmeyi düşünüyorum. Eşimle beraber kurduk işimizi, yıllarca omuz omuza çalıştık. Ben
çekildim artık, o yürütüyor işleri. Ofise uğradığımda, eşimle sekreterini masa başında
çalışırlarken buluyorum. Bu yeni sekreteri ilk görüşüm. Yirmilerinin ortasında ince uzun bir
sarışın. Eşim beni görünce telaşlı bir tavra bürünüyor: “Gel canım, hoş geldin. Biz de
çalışıyorduk, iki saat sonra toplantımız var da. Kahveni söylüyorum hemen.” diyor. Sürekli
hareket halinde ve durmadan konuşuyor; işle ilgili bir şeyler anlatıyor. Kahvemi içip çıkarken,
ellerimin titrediğini ve çarpıntım olduğunu hissediyorum. Asansör aynasındaki hamile,

yorgun ve kuşkulu bakışlarla bana bakan kadının halini beğenmiyorum. Gözlerimin kararıp,
yere yığıldığımı hayal meyal hatırlıyorum.

Hemşire sesleniyor bana usulca “Kızınızı doğuma alıyoruz hanımefendi, haber vermek
istedim.” diyor. Koridordaki bekleme koltuğunda, başımı duvara dayamış, dualara dalmışken
irkiliyorum. Zamanı geldi demek ki. Fırlayıp yanına koşuyorum. Damadım, kızımın
başucundaki yerini bana bırakıyor. Saçlarını okşuyorum, ellerini tutup öpüyorum. Kızım
benim tek varlığım, tek evladım, tek mutluluğum. Onun yavrusu da onun için öyle olacak.
Onu doğumhaneye götürürlerken, ben de kapı önü kalabalığından biraz uzaklaşıp, kaybettiğim
bebeğimin, dağılan evliliğimin, kızımla birlikte geçirdiğimiz yalnız ve zor yılların anılarını
zihnimden uzaklaştırıp, sadece onun mutluluğuna, birazdan gelecek müjdeli habere
odaklanmak istiyorum. Sürgülü camlı kapıdaki yansımama, endişeli anneye bakıyorum. Bir
an gözlerimi kapatıyorum, susturuyorum zihnimdeki sesleri, kapının ardına geçiyor tüm
ruhum. Derin bir iç geçiriyorum: “Nefes al yavrum, hadi derin derin nefes al…”

Nefesimin tıkanmasıyla sıçrayarak uyanıyorum. Gözlüğüm yamulmuş, kitabım yerde.
Koltukta uyuklarken tutulmuş her yanım. “Şu iğreti uykuda rüya içinde rüya… Üç beş dakika
değil de, sanki bir ömür!” diye söyleniyorum kendi kendime. Kalkıp yatağıma geçerken,
aynanın önünde duran çerçevelerdeki fotoğraflara, türlü türlü ‘ben’lere bakıyorum ama en çok
da aynadaki anneannede takılıyor gözlerim. Gülümseyince daha çok belirginleşen çizgileri ve
şefkatli bir bakışı olan o kadına iyi geceler diliyor, ışığı kapatıyorum.