Image (1).jpeg

BİR SABAH UYANSAM

Emel Bulut

  • Siyah LinkedIn Simge
  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest

Ne zaman hayata dair bir mucize istesek “bir sabah uyansam” ile başlayan cümleler kurarız. Bir sabah
uyansam ve… Tümcenin sonu aslında tamamıyla o an ne istediğimiz ya da ne arzuladığımız ile
alakalıdır. Bundan beş sene öncesi veya beş sene sonrası için kafamızda kurduğumuz şeylerle ufaktan
yakından alakası yoktur.


Bazen düşünüyorum da akıp giden zaman, ardında bambaşka umutları geride bırakıp beraberinde
bambaşka umutlara kapılar açıyor. Anlayacağınız değişen sadece dönem değil onunla birlikte bizlerde
değişiyoruz. Biraz aşınıyoruz, biraz yaş alıyoruz, biraz yıpranıyoruz ve nihayetinde eskiyoruz. Hiçbir
şey yerinde saymıyor; hele ki duygular. Başımı çevirip bazen hatırlamak istediğimde hiç
unutmayacağımı sandığım hislerden zerre kırıntı taşımadığımı fark ediyorum. Yâda bazen hiç üzerinde
bile durmadığım sezgilerin aslında bana bir işaret olduğunun çok sonradan farkına varıyorum. Demem
o ki şuan “bir sabah uyansam” ile başlayan bir mucize dilesem sanırım bundan üç sene sonra
kesinlikle boşuna kullanılmış bir dilek olarak düşüneceğim. Başımıza gelen durumları acaba istemsiz
bir parça melankolikleştiriyor olabilir miyiz? Yani, azıcık metanetli olabilsek bazı şeyler daha mı bir
farklı görünecek gözümüze. Yâda ufacık şeylere hattından fazla içlenerek yüreğimizde kocaman
yaralara mı neden oluyoruz.


Ben mesela “bir sabah uyansam” ile başlayan bir mucize dileyecek olsam ilk önce otuz yıldır ruhuma
yapışan bu sebepsiz negatif, olumsuz melodram şeyleri bir kutunun içine hapsedip, adeta benimle
bütünleşen kara renksiz elbiseleri çıkarıp bir çukura atmak isterdim. Sil baştan, taptaze çiçekli
yollardan geçilen umutların, hayallerin filizlendiği güpgüzel bir döneme kendimi iteklemek. İşte o
zaman kalıcı mucizelere çare bulabilir ve işte o zaman değişmeyen hayalleri çivileyebilirdim
duvarlara. Ve belki de o zaman kendini bilmez bu kafanın ağırlığından kurtulabilirdim.
Ne diyordu dizelerinde Sabahattin Ali : “Neydi bu içinden çıkılmaz meseleler? Neydi bu mavi göğe
veya sevgili bir yüze bakmayı zevk olmaktan çıkaran hisler ve üzüntüler?
Otuz sene yahu! İte kaka geçmiş koskoca upuzun bir ömür. Bazen yolun başı gibi gözükse de hayır
efendim hayatımızdan çaldığımız her saniye aslında yolun en sonu. Daha dün gibi üniversiteyi bitirip
hayata atıldığım o günler. Ruhuma sorsanız şimdi üzerinden koca bir asır geçmiş gibi. Bazen bazı
şeyleri “zamana bırakırken” onun da “bize bıraktığını” hesaba katamıyoruz. Hiç düşündünüz mü biz
“doğru zamanı beklerken” onunda “bizden doğru adımı” beklediğini? Geç kalmak hayatın en acımasız
hastalığı. Geç kalıyoruz paraya, mala, mülke, takdir edilmeye yakınlaştıkça kendimize uzaklaşıyoruz.
Memnun ettikçe daha çok memnunsuzlaşıyoruz. Anlayacağınız saatini geçirmiş bir otobüsün
arkasından bakar gibi öylece kalakalıyoruz. Ve inanın geride kalan ve telafisi olmayan tek şey belki de
hunharca tükettiği zaman. Babaannemin bir sözü geldi aklıma “Sonraya soğan doğra” derdi. Ben ne
zaman ertelesem o ertelediğim süre kadar hatırlatmada bulunurdu. İnsan anlayamıyor bazen, Dünya
önüne geçse, yığınla işaret gönderse görmek istemeyince görmüyor. Bir mucize olsun, armut pişsin
ağzıma düşsün istiyor. Keşke, fakat sanırım insan otuzdan sonra bu hayallerin hiç
gerçekleşmeyeceğine kani oluyor. İşte o vakit öyle bir tokat iniyor ki insanın suratına üstelik en acısı
da tokadı atanın kendi elleri olması oluyor.


Demem o ki “bir sabah uyansam” dileği biz istemediğimiz sürece hiçbir vakit değişmeyecek. Bu şeye
benziyor biraz da “sigarayı bırakabilme” veya “diyeti sürdürebilme” isteğine. Evet, gülünç ama bir o
kadar da gerçek. Bazı mucizeler içimizde saklı, kendi irademizin tam merkezinde. Hiçbir zaman bir
prens yâda prenses bu derin uykudan öpüp uyandırmayacak bizi. Yâda ne bileyim ne kadar beklersek
bekleyelim Alâeddin’in sihirli lambası ne yazık ki karşımıza çıkmayacak.
Bırakın üç dilek hakkı biz istemediğimiz sürece tek bir dileğimizin kabulü dahi mümkün olmayacak.
O yüzden beklemekten, zamanın akışına bırakmaktan, korkmaktan, ertelemekten daha başka şeyler

yapabilmeliyiz. Bedenimiz değil ruhumuz yaşlanmadan dur diyebilmeliyiz. Maalesef hayat geç
kalanları affetmiyor. Bırakın sizin farkınıza varmasını ummayı, aksine unutup çizik atıp geçiveriyor.
Bizde köşemize çekilip yok olduğumuzla kalıyoruz. Mutsuzsan dur ve bekle. Nereden geldiğine,
nereye gittiğine ve nereye varmak istediğine…


Bugün hiç üstesinden gelemeyeceğini sandığın şeylere çokta kafa yormamaya bak çünkü ileride bir
başka mutasyonlusu çıkacak karşına. Yani bir gün hiç gelmeyecek olan mucize kapına uğrarsa bile tek
bir anlık ferahlık için bir ömrü heba etme. Kapın çalmadı diye de buhrana kapılıp terk edip gitme
ruhunu. Her şeye çok fazla manalar yükleyip en çokta buna sebep olanların üzmesine fırsat verme.
Farkında mısınız? Daha küçücük bir çocukken “normal”miş gibi görünen birtakım duygulara maruz
bırakılıyoruz ve bu duyguların kölesi olarak yetiştiriliyoruz. Sonra seviyoruz, hayatlarımızı birleştirip
sözüm ona kutsal mertebe ulaşmaya çalıştıkça bu defa daha çok köleliğe maruz bırakılıyoruz.
Okuyoruz, okulumuzu bitirir bitirmez mükemmel bir işin bizi beklediğini hayal ederken gerçekler
köleliğin en uç noktasına ulaştırıyor bizi. Anlayacağınız kendimiz olmaktan bir hayli uzaklaşıyoruz.
Bağlılığımız artıp, özgürlüğümüz kısıtlandıkça mutsuzlaşıyoruz. Üzerimizde gezinen kara bulutları
kovmak yerine oradan oraya başımızın içinde sürüklüyoruz. Aman kimse üzülmesin, kırılmasın, arada
kalmasın diye diye kendimizden adım adım eksiliyoruz. Gün geliyor bir bakıyoruz ki o çok sevip,
kıyamadıklarımız hayatımızı bozguna uğratıp çoktan yok olup gitmişler bile. Bunu fark ettiğimiz
zaman ise ne yazık ki bizden giden onca şeyin telafisi pek mümkün olmuyor.
Önünde iki yol var “ya zamanın içinde vaktinden önce öleceksin” yâda “sonsuz yaşama” ulaşacaksın.
Evet, tamda şuan hemen bir adım atıp, yeniden ayağa kalkma vakti.
Halen bir şansımız var belki de… Gidene olmasa da gelene… Geçmişe değilse bile geleceğe…

Tablo: Raşit Altun 

Görselin tam hali için tıklayınız