svdda.png

CİLASIZ UMUTLAR / I

Lavinya Öz

  • Twitter
  • Gri LinkedIn Simge
  • Facebook
  • Pinterest

Onu ilk tanıdığımda, kaç olduğunu çıkaramadığım bir yaştaydı. Ne parklarda oynayan bir
çocuktu ne de olgun, büyük bir adam. Şarkı söyleyerek parlatıyordu ayakkabıları,
umursamıyordu dünyayı. Kısasa kısas.


Ayakkabı boyacılığı çok büyük yetenekler gerektiren bir işti ve eminim, “cilalı bezi boyalı
parmaklarıyla kavrayıp, sağa sola dans ettirmek”; şu yeryüzünde en iyi onun yaptığı şeydi.
Umutlarını parlatıyordu.


Her sabah ve her akşam, ders çıkışlarında çay ocağında aynı saatte rastlardım ona. Ne iş
yaptığını soranlara, bir memur edasıyla, “sabah yedi, akşam beş” derdi Hasan.
Sabah yedi akşam beş.


İlk kez o gün bu kadar yakınıma oturdu çay ocağında. Yan yana oturduk ilk kez. Merak etmek
ile samimi olmak isteğinin; ilgisiz kalmak ile temkinli yaklaşmak çabasıyla çarpışıp ortaya
çıkan; o koca bir kalp dolusu heyecanın yaşandığı tuhaf zaman dilimlerinden birindeydik. Bir
adım ileri iki adım geri. Boyalı parmaklarıyla simidi bölmesi ve çayını höpürdeterek içmesi
biraz itici gelmişti ilk etapta ama daha sonra; böldüğü simidin diğer yarısını bana uzatan,
soğuktan kanı çekilmiş o boyalı ellerini görünce, “Daha yaşın kaç senin?” diye sormadan
edemedim.


Ellerini ellerimin arasına alıp, nefesimin buharıyla yüreğimin en sıcak köşesinde ısıtmak
istedim. Avuç içlerini şükranla öpmek.
Keşke…


Bizler, insanoğlu olarak değişik bir mahlûkatız. Bazı duyguları göstermekten çekiniriz, sanki
o büyük “BEN” den bir şeyler eksilecek sanırız, hâlbuki insan duygularını en iyi şekilde ve
açıkça ifade ettikçe ve böylece uzaklaştıkça kibirden “KENDİ” olmakta.
Keşke bunu 40lı yaşımda değil de 20li yaşımdayken düşünüp algılayabilseymişim…
Ne çok şeyi kaybetmemiş ve ne çok şeyi geri kazanmış olurdum.
Keşke simidi başımı iki yana hafifçe sallayarak reddetmek yerine, hiç değilse, bir ısırık
alsaymışım onun ağzının yerinden.


Keşke “beni yanlış anlamamıştır umarım” cümlesini beynimden geçirene kadar dilimden
geçirseymişim.
Keşke bir zaman makinesi olsa ve o günden bir gün önceye… Ve O kara günden… 1 saat
öncesine. 10 dakika…


Ve keşke; hayatımda bu kadar “keşke” olmasa.
O simidi cebindeki son parasıyla almıştı biliyordum. Hatta 50 kuruşu çıkışmamıştı da,
“istersen kalsın Hasan Abi” demişti kendisinden de küçük simitçi çocuk. Hasan ise ısrarla

reddedip ne yapıp edip çıkarmıştı, iç cebinin en gururlu köşesinden o iki çeyrekliği “olur mu
öyle şey” diyerek… Çünkü hayat; varlığı paylaşamayanlara inat, yokluğu paylaşmayı
öğretmişti en acı yüzüyle her ikisine de…

Ayakkabı boyacılığı değildi onun yaptığı iş. Tek kişilik, tek perdelik komedi. Arka arkaya
öyle espriler patlatırdı ki; en ustaları bile kahkahalarla güldürecek şekilde sunardı,
konuştururdu boyacılığını. Daha ilkine gülmemiz bitmemişken ikincisi gelirdi esprilerin…
Sonra PAT, üç…


Belki biraz kabaydı konuşma biçimi ve belki biraz da devrikti kelimeleri ama… Anladıktan
sonra, anlaştıktan sonra… Hiç sorun değildi.
“Aksaray” a “Askaray” demeyi de, bana “Hocam” diye hitap etmeyi de yakıştırırdı kendine.
Hoca camide! Hoca camide!
Her gün iki sefer ve mutlaka, yorulmadan sıkılmadan sorardı. “Topuklarını parlatayım mı
hocam?”


Kovboy çizmesi giyiyordum o yıllarda ve yumurta biçimli topuklarım 6 cm uzunluğunda, 4
cm enindeydi. Bitpazarından almıştım o çizmeyi tabii nur yağdığı dönemlerdi.
“Seni muzır” derdim gülümseyerek. Her sabah ve her akşam. Sabah yedi akşam beş.
Hafta sonlarında da sürekli aynı yerlerdeydim aynı insanlarla.


“Sokak arkadaşlığı” ciddi bir arkadaşlıktır öyle aydan aya buluşmalara benzemez.
Değil tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkartmak, o; tatlı diliyle, yılanı yılan olmadığına dahi
inandırabilirdi. Hep bana açtırırdı tezgâhının siftahını. Uğur getirirmiş güne bit pazarından
alınan kovboy çizmesi. Seni seni!

Bol bol kullanırdı boyayı “torpil geçtim sana” diyerek de iyice parlatırdı ve hep yarı fiyat
ücret alırdı, o ciddi bir boyacıydı, prensipleri vardı. “Bir kitap getirirsin ödeşirik” derdi ama
öyle masal kitaplarından filan hoşlanmazdı neymiş çocukların beynine işliyorlarmış
edepsizliği; “ne o öyle Rapunzel tanımadığı adamı saçlarıyla içeri alıyor, pamuk prenses yedi
küçük herifle yaşıyor, kırmızı başlıklı bir kız tek başına ormanlarda dolaşıyor, bozar bunlar
bizi sen bana bir “007” getir ya da bir şarlok holms yeter o da yoksa agatha kristin, ne güzel
isim değil mi, agatha kristin bir kızım olsa adını agatha kristin koyacağım ” derdi.
Kırmızı boya sandığını yanında taşımazdı. Sandık çay ocağının bir köşesinde dururdu.
Üzerinde anyadan konyadan resimler. Bir yanda Orhan Gencebay resmi diğer yanda John Lee
Hooker, sorsan bilmez. Sordum, bilmedi. “Siyahlara destek amaçlı o resim, ben
ötekileştirmeye karşıyım” dedi.

SÜSLÜ KIRMIZI BOYA SANDIĞI.

“Neden kırmızı?” diye sordum bir gün.


“Hep kırmızı bir bisikletim olsun isterdim olamayınca ben de boya sandığımı kırmızıya
boyadım” dedi hüzünlendim, pişman oldum bu soruyu sorduğuma, sonra güldü muzır muzır
“İnandın mı?” dedi.


“Ne kırmızı bisikleti hocam ya! Boyacıda fazladan bu renk kalmış verdi işte, öylesine”

Her sabah yedide önce ocağın çayını demler sonra radyodan en acıklı şarkıyı seçer ve boya
sandığını kaptığı gibi vururdu kendini sokaktan sokağa, caddeden caddeye, duraktan durağa,
kahveden kahveye, köprüden köprüye, bardan bara… BATSIN BU DÜNYA.
Aynı gün içerisinde bazen birçok kez karşılaşırdık, göz kırpardı, ardımdan bağırarak;
“HAYDİ, PARLASIN TOPUKLAR!” der gülümsetirdi beni muzır en keyifsiz, yorgun
günümde.


Bazen kaş göz işaretiyle yanımdakinin kim olduğunu bile sorardı. Akşam çay ocağında
görüşünce de “Hocam, kim ki sizi rahatsız ederse bu civarda, bir şikâyetiniz yeterli, beni
karşısında bulur. Simitçisi, seyyarı hepsi bendendir, bilesin” derdi dayılanarak. Neyine
dayılanıyorsa, yaş ortalaması en fazla 12 olan sokak mafyasının elinden ne gelirdi?
Sağ elimi sol yanıma götürür, hafifçe eğerdim başımı öne.


“EYVALLAH!” derdim, parlardı gözleri, hoşuna giderdi, hoşuma giderdi.
Bir gün de sigara içmeme kızdı. Taktı hatta bu duruma, her gün her gün…
Şaşırtırtı beni sözleri.


“Her sigara insan yaşamından üç dakika alırmış. Yazık değil mi sana? Sen bu üç dakikayı
sevdiklerinle, sevgilinle geçirsen ya!”


Hasan, beni sürekli şaşırtmayı becerebilmiş tek kişi olarak kaldı hep.
Sonbaharın en yağmurlu günlerinden birinde çay ocağında mahsur kaldık bir gün. Dışarıda
dolu dolu; dolu yağıyor. Hiç kesilmeyecek gibi. Taşlıyor sanki mitolojik tanrılar yeryüzünü,
patır patır… Birer çay ısmarladı aramızdaki en yaşlı kişi. Ben ve Hasan yan yana radyoyu
kurcalıyoruz, pek de iyi çekmiyor ya olsun işte cızırtılı vakit öldürüyoruz. Vivaldi çalıyordu
bir frekansta. Önce geçiyor sonra geri dönüyor o frekansa ve beni yine şaşırtıyor hiç
ummadığım anda.

 

“Dört mevsim değil mi bu?”


“Sen nerden biliyorsun Dört Mevsimi?”


“Ayıp sana yahu, sen bilmiyor musun?” diyor muzır, gülümseyerek ve devam ediyor.
“Sokağın köşesindeki kitabevi var ya! Orada dinlerim ben bunu. Yağmurlu günlerde pek iş
olmaz da. Abiler sağ olsunlar, kendi halimde dolanırım kitaplar arasında. İşte arada bir de

beleşten boyarım ayakkabılarını, işi kitabına uydurmak lazım değil mi değerli hocam?
Kalamam öyle minnet altında.”


Bir gün, sonunda cesaretimi toplayıp soruyorum hayatına dair birkaç soruyu.
“Sen okumuyorsun değil mi?


“Ne okuması? İşim gücüm var benim.”


“Ama bak, sen okusan büyük adam olursun”


“Ben kardeşimi okutuyorum, beni kim okutacak?”


“Baban yok mu?”


“Ne babası? Bizi peydahlamış kaçmış, ne bir resim ne bir cisim… Kısacası piçiz biz abla.
Merak ediyorsan daha da söyleyeyim. Hasta annem, ben ve bir de erkek kardeşim var şu
dünyada. İşte tüm varlığım. Ben Cemal Süreya’nın okul kitaplarına giremeyen şiirleri
gibiyim”


“Cemal Süreyya’yı da mı biliyorsun?”


“Tek y ile, hem ne ayıp, sen bilmiyor musun?” diyor muzır ve devam ediyor:
“…şanssızım diyemem ben kendi payıma/ Oluyor böyle şeyler ara sıra/ Sözgelimi okul
kitaplarına girmez şiirim/ Bütün çocuklar anlar da”


“…”

© Copyright