hdghs.png

ÇOK İSTİYORSAN GELİRİM
Mehmet Köksal

  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest

Kütüphane mesaisi, Fransızca çevirileri, turist rehberliği… hepsi üst üste gelince üniversite
öğrencisi olduğumu unuttum. Gülsenem, dedim kendi kendime insanlar bulduğu her kursa giderek,
yurt dışına açılarak kendine yatırım yapıyor; sen de yaptığın işlerle günü kurtarıyorsun. Ne zamana
kadar devam edecek böyle? Arkadaşların bir bir kendine düzen kurarken sen daha ne kadar
belirsizlikle boğuşacaksın.


En yakın arkadaşlarımdan biri İrem’di. Çok başka bir muhabbetimiz vardı onunla. Sonra İrem aldığı
bir kararla lisans eğitimine Kanada’da devam etmek için biz sevdiklerini aniden terk edip gitti.
İnstagramda İrem’in Toronto hikayelerini görünce yıkılmıştım. İrem yurt dışında yaşamaya karar
veren ilk arkadaşım değildi ama İrem’in gidişinden sonra yalnız kaldığımı anlamıştım. Sanki tüm
sevdiklerim İstanbul’un dışında bir yerde buluşuyor; ben de bu güzelim şehirde asrın yalnızlığını
yaşıyordum. İrem Kanada’ya gider gitmez ona bendeki yerini, sevgimi ve özlemimi anlatan üç
sayfalık bir mektup yazdım. İrem’in bana cevabı aynen şöyle oldu: “Teşekkür ederim aşko, canını
sıkma, gönüller bir…” Nedense o an İrem’e olan özlemim dindi.


Bazı akşamlar arkadaşlarımla buluşuyor, buluştuğuma bin pişman oluyordum. Hiç sevmez
olmuştum artık aynı insanlarla buluşmayı. Yalnız kalmak, sessizliği dinlemek, hayatın muhasebesini
yapmak bana daha anlamlı geliyordu ama beceremiyordum. Geçenlerde Hande aradı, Nisan’la
buluşacaklarını söyledi ve benim de gelmem için çok ısrar etti. Hande, sevgilisinden yeni ayrıldığı için
“hayır” deme şansım yoktu. Daha doğrusu Hande sevgilisinden ayrıldığı günden beri bana yapmam
dediğim ne varsa yaptırıyordu. Sırf Hande yalnız kalıp bunalıma girmesin diye onunla Osmaniyeliler
Derneği’nin pilav gününe bile gitmiştim. Orta yaşlı erkekler yanıma yaklaşıp “yeğenim sen
Osmaniye’nin neresindensin?” diye sorduklarında utanarak söylüyordum Bursalı olduğumu.
Hande’yle buluşunca tüm yaşam enerjim düşüyordu. Çünkü Hande kendine vermesi gereken
tavsiyeleri bize veriyor, yerli yersiz hiddetleniyor, kafedeki müşterilere doğaçlama tiyatro
sergilediğimiz hissini uyandırıyordu. Durduk yere: “Kızlar ne bu ya! Böyle hayat mı yaşanır? Çıkın
biraz sevdiklerinizle doğa yürüyüşü yapın, elinize kahvenizi alıp yudumlarken sevdiklerinizin
gözlerinin içine bakın, bu hayatı dolu dolu yaşayın, yani seyirci kalmayın! Çimlere uzanın, gökyüzüne
bakın ve yıldızları sayın,” diye anlatıyordu da anlatıyordu. Bunun gibi tavsiyeleri vererek ama
uygulamayarak geçiyordu Hande’nin günleri. Benimse birinden tavsiye dinlemeye bile vaktim yoktu.
Bahar mevsimi ıhlamurların çiçek açtığını anlayamadan geçip gidiyordu avuçlarımdan. Yapmam
gereken çok şey olmasına rağmen hiçbir şey yapmayınca kahroluyordum.


Keşke hiç iş güç olmasa, günlerce uyusam diye düşünüyordum. Martı sesleriyle uyanır gibi olsam
sonra… canım geri uyumak istese ve deliksiz uyusam! Hayattan başka bir şey istemiyordum.

Ihlamurdere Caddesindeki Ziraat Bankasının önünde anlamsızca beklerken karar verdim; yarın
kütüphaneye gitmeyecek, çeviri yapmayacak ve kitapların yüzünü açmayacaktım. İkindiye kadar
uyuyacak, ikindi vaktindeyse Emirgan’da lüks bir mekana gidip kahvaltı yapacaktım. Buna çok
ihtiyacım vardı.

 

Ne yazık ki telefonu kapatmayı akıl edemedim. Telefon baş ucumda uyumaya çalışırken Hande’den
mesaj geldi:


“Yaralarımı ancak sen sararsın!”
“Ne oldu canım, yine patates soyarken elini mi kestin?”
“Mecaz olarak demiştim…”
“Haa… pardon. N’oldu yine?”
“Mesajla anlatamam.”
“Müsaitsen arayayım mı?”
“Telefonda da anlatamam.”
“Nasıl yapalım o zaman?”
“Yarın beraber kahvaltıya gidelim mi?”
“Peki. Yalnız kahvaltıyı biraz geç bir saatte yapsak olur mu?”
“Sekiz uygun mu?”
“Kahvaltıya okula mı gideceğiz?”
“Yooo…”
“O zaman biraz daha geç yapalım, öğleden sonra olabilir, ben çok yorgunum da biraz geç uyanmayı
düşünüyorum…”
“Neyse o zaman öğleden sonra görüşürüz.”


Durduk yere uykum kaçmıştı. Hep böyle yapardı Hande. Ben bir plan yaptığım zaman tüm
planlarımı yerle bir ederdi. O bir plan yaptığındaysa ben hiç engel olamazdım. Bunu en iyi şu şekilde
açıklayabilirim: Hande, sevgilisiyle Teoman konserinde eğlenirken ben evde Zeki Müren’den
Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar’ı dinliyordum. Sevgilisiyle beraberken hiç halimi hatırımı
sormayan kız, sevgilisinden ayrılır ayrılmaz ben olmadan nefes bile alamıyordu.

Gece bir türlü uyuyamadım. Güneş doğmaya yakın uyandım ve kendime ayırdığım günü Hande’yle
mahvedeceğim gerçeğini kabullendim. Boş boş tavana bakmaktan sıkılınca üstümü giyinip kendimi
yollara attım.


Öğleye doğru Hande’yi aradım, açmadı. Biraz merak ettim ama ardından Hande’dir ne yapsa yeridir
anlayışıyla meraklanmayı bıraktım. Bir süre sonra Hande aradı, sevgilisiyle barıştığını, sevgilisinin
ona sürpriz yaptığını ve beraber Adalar’a gideceklerini söyleyip benden izin istedi. Ne diyeceğimi
bilemedim. Birkaç saniye boşluk olunca Hande kendini az da olsa suçlu hissederek: “Yine de çok
istiyorsan gelirim!” dedi. Ona sadece keyfine bakmasını söyledim.


Hem programım alt üst olmuş hem de ekilmiştim. Yaşadıklarımın arasından beni mutlu edecek bir
şeyler aradım. Mesela Hande sevgilisiyle küsene kadar yine özgürdüm. Boşluğa düşme hissi beynimde
gezinmeye başlayınca yine hiçbir şey yapmak istemedim. İnsan kendini bir programa hazırlayıp o
programın iptal olduğunu öğrenince hiçbir şey yapmak istemiyor. En azından ben öyle hissediyorum.
Amaçsızca Beşiktaş sahile doğru yürürken bizim okulda işletme okuyan Murat mesaj atmış, beni
ısrarla Ortaköy’e kahvaltıya çağırıyor, Allah’tan “yaralarımı ancak sen sararsın,” yazmamış. Cevabım
son derece açık ve net oldu:


“Çok istiyorsan gelirim!”