sgvddddd.png

DEDEMİN KÖSTEKLİ CEP SAATİ 
Muzaffer Özkan

  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest

Esma yengem; elinde bir bohçaya sarılı paket, babama heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Bir müddet
anlattıktan sonra elindeki paketi babama verdi. Ben çok küçüktüm; konuşmalar ya beni
ilgilendirmiyor, ya da aklım o sırada hala yarım bıraktığım oyunda olduğundan konuşmaları
duymuyordum. Esma yengem kısa bir süre önce vefat eden en büyük amcamın eşiydi. Babam
elimden tuttuğu için bir yere de ayrılamıyordum. Akşam olmuş, hava kararmaya yüz tutmuştu. Köy
kahvesinden gelen babam sokakta oynayan beni çağırmış, elimden tutmuş eve doğru yürümeye
başlamıştık. Tam sokak kapısından içeri girecektik ki Esma yengeme yakalandık. Belli ki bizim
gelişimizi bekliyordu.


Akşam yemeğinde babam anneme anlatmaya başlayınca paketin sırrını öğrenmeye başladım.
Pakette dedemden kalma köstekli bir saat varmış, köstekli saati satıp parasıyla büyük dedem olan
Gani Dede’nin mezarını yaptırmak için Esma yengem paketi babama vermiş. Babam bu işe biraz
bozulmuştu. Madem Gani Dede’nin mezarı yapılacaktı bunca yıldır niye yapılmadı, hadi yapılmadı
diyelim benden büyük iki tane daha erkek kardeş var niye bu saat onlara verilmedi diye babam biraz
söylenmiş ve sinirlenmişti. Yemekten sonra büyük bir merak içinde bohça açılmaya başlandı. Saat,
bohçanın içine konulan kadife bir torbaya yerleştirilmişti. Boyuna asılan büyük gümüş zincirleri vardı.
Zincirlerin ucunda boncuklarla süslü gümüş bir tabakanın içinde saat vardı. Saat şimdilerde pek
kullanılmayan ama belli ki o günlerin vazgeçilmez aksesuarlarında olan, bir statü sembolü sayılan cep
saatlerinin güzel bir örneğiydi. Tahmin edebileceğiniz gibi rakamları Arapça idi. Bir süre incelendikten
sonra tekrar kadife torbasına konuldu ve bohça toparlanarak düğümlendi. Babam bohçayı, şöminenin
sağ tarafındaki gömme dolaptaki sepete yerleştirdi. Tarlaların tapuları, tütün koçanları ve benzer
kıymetli şeyler hep bu sepette saklanırdı. Oraya yerleştirilince onun önemli bir şey olduğunu anladım.
Gani Dede 1845’de doğmuş. İki oğlu iki de kızı olmuş. 1915 yılında 70 yaşında öldüğünde; Osmanlı
Devleti Birinci Dünya Savaşında birçok cephede savaşırken, oğlu Ahmet belki de babasının
ölümünden habersiz Çanakkale cephesinde çarpışıyormuş. Ahmet’in cephede çarpışırken doğan oğlu
olan Babamla birlikte dört oğlu olmuş. Ancak Ahmet Dedem bir daha geriye dönmemiş. Kayıtlar
1917’de onun da öldüğünü gösteriyor. Üstelik mezarının nerede olduğu da belirsiz.


Bundan sonrası aile için tam bir felaket. Dört küçük çocukla tek başına kalan Ninem büyük sıkıntılar
yaşıyor. Önce Birinci Dünya Savaşının sonucundaki yıkım, ardından İzmir’in işgaliyle başlayan üç yıllık
yunan işgali. Aile yokluk ve yoksulluk içinde kıvranırken 1936 yılında Ninem de vefat ediyor. Ardından
patlayan İkinci Dünya Savaşını Babam “dört kardeş dördümüz de askerdik” diye anlatırdı.
1960’lara geldiğimizde babam ve amcalarım evlenmiş, artık çoluk çocuk sahibidirler. Her biri bir
ailedir. Ancak bu aileler yoksul ve fakir ailelerdir. Her biri ekmeğini taştan çıkarmaya çalışmaktadır.
Kimisi babadan kalan tarlalarda bir şeyler üretmek için üzüm bağı ve zeytin dikmekte, kimisi ise
yarıcılık yapmaktadır.


Belli ki o günlerde amcamlarda Gani Dedenin mezarına bir yazılı taş dikmek gündeme gelmiş ama
gözü kör olsun yoksulluk buna izin vermemiş. Amcam öldükten sonra bunu bir vasiyet olarak düşünen
Esma yengem bu görevi belli ki en güvendiği kişi olarak Babama aktarıyordu. Bu işin diyeti olarak da
köstekli cep saatini vermişti. 37 yaşında Çanakkale’de kalan dedemin bu saati kullandığını pek
sanmıyorum. Belki de bu saat, Gani Dede’den kalan bir hatıraydı.

Aradan yıllar geçti. Gani Dedenin mezarı yapılmadığı gibi köstekli saat de kaybolmuştu. Zaten bu
konu da aile arasında artık konuşulmaz olduğundan unutulup gitmişti. Ancak ben uzun yıllar sonra
köstekli saatin hikâyesini annemden dinledim.


O yıllarda köyün şehirle pek irtibatı olmazdı. Tütün parasını alınca toplu olarak ailenin ihtiyaçları
alınır, acil ihtiyaçlar zaman zaman ilçe pazarından karşılanırdı. Zaten yeni bir şey pek alınmazdı.
Mesela benim birçok giyeceğim artık ağabeyime dar gelen giysilerdi. Belirli aralıklarla atlarla köye
gelen çerçiler paketlerini açarak mallarını sergilerlerdi. Bütün köyün kadınlarını bu sergilerin başında
görmek mümkündü. Yine böyle bir sergi esnasında benden birkaç yaş küçük kız kardeşim; desenli, allı,
güllü bir basmayı çok beğeniyor ve bundan alarak bir şalvar dikmesini annemden istiyor. Annem de
parası olmadığını, alamayacağını söylüyor. Kardeşim başlıyor ağlamaya. Ana yüreği dayanamıyor.
Çerçi ile pazarlığa başlıyor. Verecek parası olmadığından takas öneriyor. Önce zeytin, sonra
zeytinyağı, daha sonra pekmez vermeyi teklif etse de bu öneriler kabul görmüyor. Çaresiz eve
dönüyorlar. Ancak kardeşimi susturmak mümkün olmuyor. Ağlamaktan ciğeri parçalanacak. Nasıl
oyduysa annemin aklına köstekli saat geliyor. Sonunda saati verip kardeşimin çok istediği basmayı
alıyorlar. İlkokula yeni başladığım o yıllarda kardeşimin o şalvarı severek giydiğini hâlâ hatırlarım.
Dedim ya işte ana yüreği, kardeşimin yüzünü güldürmek o anda her şeyin önüne geçiyor.
Birkaç yıl önce kurban bayramında köye gitmiştim. Gitmişken babamın ve annemin mezarlarını da
ziyaret ettim. Gani Dedenin mezarını biliyordum ama emin olmak için ağabeyime sordum. Mezarın
kenarları taşlarla belirlenmiş ama kimliğini gösteren bir mezar taşı hâlâ yoktu. Gani Dedenin hemen
yanındaki yine taşlarla çevrili taşı olmayan mezarın da Gani Dedenin babası Veli Dedenin mezarı
olduğunu öğrendim.


Aradan elli yıldan fazla zaman geçmişti. Bu süreçte babam da vefat etmişti. Esma yengemin isteği
artık benim için bir vasiyet olmuştu. Üstelik köstekli cep saatinin diyeti hâlâ ödenmemişti. Bu
mezarları şimdilik bizler biliyorduk, ancak bir nesil sonra bilinmesi çok zordu. Acilen mezarların
yaptırılıp kime ait olduğunu belirten yazılı taşların dikilmesi gerekiyordu.

Geçenlerde İzmir’e gitmeden önce Ankara’da nüfus müdürlüğüne uğradım. Veli Dedenin yoktu ama
Gani Dedenin doğum ve ölüm tarihlerini kayıtlardan çıkarttım. Bu mezarları yaptıracaktım. Köyde
konuyu açtım. Ağabeyim memnuniyetle karşıladı. Mezar taşlarının siparişini verdik, iki gün sonra da
teslim aldık. Malzeme ücretini ben üstlenecektim, işçilik koordinesini de ağabeyim yapacaktı.
İki gün önce ağabeyim telefon etti. Mezarların yapıldığını pek de güzel olduğunu söyledi. Torunu
geldiğinde akıllı telefonla çektireceği resimleri de gönderteceğini belirtti.


Sonsöz; yüz yıl sonra da olsa Büyük Dedem ve Babası altında yatanları belirten bir mezar taşına
kavuştular. Bana da bunun iç huzurunu yaşamak kaldı. Nur içinde yatsınlar…

© Copyright