TURGUT%20UYAR_edited.jpg

GÜZ ÇOCUĞU TURGUT, KİMDİR?

Nazan Arısoy 

  • Siyah LinkedIn Simge
  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest

Anadolu’nun kalbinde Ağustos’un en hüzünlü ve bir o kadar da heyecanlı
gününde, beyaz, mağrur bakışlı, güz ruhlu bir çocuk doğdu. Sırtından oluk
oluk ter akan annesinin kucağına gözleri yumukken gelen Turgut, emerken
kana kana hayata başlangıç sütünü, bu dünya için duygu şelalesini
akıtacağından habersizdi.


Tam bir aile olarak yaşayamadığı çocukluğu, üniforma mecburiyetlerine
kurban edilmişti. Babasının subay olması, annesi ile büyümek zorunda
bırakmıştı Turgut’u.


Yarımdı. Varken yok olan insanların sızısı çok başka ağırlık taşır. Turgut da
bu ağırlığı kaldıramayacağı yaşlarda sessizliğe adamıştı kendini. Göçebelik
yaşamamak için eksiklik mecburiyeti doğmuştu ailenin gökyüzüne. Toprak
göçebeliğinden başka, insan göçleri de pek mümkün değildi Turgut için.
Hayatı daima sessize almış bir biçimde yaşıyordu.


Yaratılan her varlık için biraz düşünmek gerekir inancındaydı; göçmen
kuşları, güz yağmurlarını, ağaçları hem şenlendiren hem yaprağından ayırıp
dalını kurutan rüzgârları, çiçeklerin inadına tüm sert mevsimlere rağmen açma
azimlerini ve mutlaka martıları hatta turnaları düşünürdü.


Bir gün hudutsuzca sevebileceği ve onu aynı ölçüsüzlükte seveceğine
inandığı sevgiliye olan özleminin biteceğini düşünürdü. Bir gün biri gelecek ve
yaşamak anlamlı bir hal alacaktı.


Yıllarca süren bir evlilik, ardında bırakacağını bilmeden sahip olduğu üç
çocuktan sonra, son baharının içine bir bahar dalı yerleşecekti. O dala
tutunacak ve tüm sadakatiyle, son nefesine kadar önünde diz çöktüğü o aşk
ağacının dibinde bekleyecekti.


O daima turuncu, sarı yapraklı kırık dallarından, rüzgârlı havalarından, aşk
anlatır, yazar, aşkça konuşur ama aşka bulaşamazdı kolay kolay. Narin bir elin
kuru dallarına dokunup yeşertmesini bekliyordu. Belli ki diliyordu ama
zaman… Ah bu dilediğinde bir salyangoz, bazen de tazı gibi ilerleyen
zaman… Tanrı’nın mükâfatını bahşetmek için onu kör kuyuya atana kadar
bekletmişti. Zaman, Turgut’a zamansızlığı hediye getirmişti. Zaman kavramını
silen Tomris’ten önce Turgut, pek aşkça bilmezdi.


Aşkça öğrendiği tarihten sonra daima şiirlerinin konusu aşk, özlem, vuslat,
ayrılık, hasret hatta son zamanlarda da ölüm olmuştu. Tomris hayatından
önce Turgut, edebiyattı, şiirdi, şairdi ama eksikti. Yarımdı.

Memurluk babasından bulaşmıştı bir kere. Bilinen örneğin peşinden bir
çocuğu sürüklemek, bu fikri kabul ettirmek kolaydı elbette. Turgut için meslek
kesindi. Seçilmişti. Askeri memur olacaktı ve kaçınılmazdı. Turgut’un
kuralsızlık seven ruhuna ters bir meslekti ve dört yılın sonunda kurtuluş
zamanı gelmişti.


Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları’nın Ankara Bölgesi’nde dokuz yıl kadar başka
türlü bir memurluk görevini üstlenmişti ama asıl mesleği kesinlikle edebiyat
aşığı olmaktı. Edebiyat ile bir tabak yemek oluşturuyordu ama aylarca kileri de
dolduramıyordu. Kilerleri doldurmak ve diğer baba, koca sorumluluklarını
yerine getirmek için memuriyeti sürdürmek şarttı.


Müzik… Turgut’un hayat dili, müzikti. Melodik, melankolinin içinde yaşardı.
Kolalanmış beyaz yakalı gömleğinin içinde incecik bedenini sokaklardan
geçirerek okula götürürken amacı, kolunun altına sıkıştırdığı iki üç saman
sarısı sayfalı ders kitabının arasına saklanan, günde dört beş tane yazdığı
şiirleri yere düşürmemekti.


O dönemlerde şiir yazabiliyor olmak, bir erkek için değer eksiltici
olabiliyordu akranları arasında. Erkek dünyasında hassas duyguların
kıymetsiz ve zayıflık olarak görüldüğü yıllarda liseli Turgut, güz çocuğu, hüzün
delikanlısı, eski, ucu kopuk yırtık kâğıtların üzerine ruhundan damlatıyordu.
“Aşk için her şeyi söylerim,” demeyi alışkanlık haline getirdiği yıllarda kısa
kısa olması mümkün olmayan uzun ve her zihnin anlayamayacağı şiirler
yazardı. Bir ödüle denk gelmeyen şiir yarışmalarına katıldığından da
bahsetmezdi. Ödüllük olanlar, dikkat çekenler, onurlandırıldığı şiirleri
tesadüfen fark eden edebiyatçı dostları, hayran kız akranları ulu orta ortaya
dökünce de utanırdı.


Yabancı olduğu daha önce hiç iştirak etmediği konulara karşı da
cesaretliydi. Girişimci, gözü kara bir genç ve yetişkin olarak tamamladı
hayatını. Kimsenin cesaret edemediği konuların içine dâhil olmaktan da
çekinmezdi.


Duygu, aşk, kızlar, ilişkiler, özlem ve vuslat, ne ararsan ondaydı ve önceleri
alay eden erkek arkadaşları, ufaktan ufaktan Turgut’un benzersiz duygusal
zekâsından faydalanmak adına sıraya girmeye başladı. Kısa şiirler yazıyordu
arkadaşlarına ve kızların kalbini kolayca çalsınlar diye, akıl hediye ediyordu.
1947 yazı “Yedigün” dergisi alışılmışın dışında bir şiiri yayımlamış olmanın
haklı gururunu yaşıyordu. Yirmili yaşlarında taze bir şairin duygusunun eseri
“Yad” şiiri, şiir severlerle buluşmuştu. Yağmurlarla ıslanan güzel günlerinden

bahsederken Allah’ı mütemadiyen arayışının sürdüğünü anlatan şiirleri
meşhur olma yarışındaydı.


Tanrıya, halini arz ettiği o ilk kitabı ile Turgut, artık bilinen muazzam bir şair
unvanı ile anılmaya başlamıştı. Tanrı ile daima iletişimi, arayışının sürdüğünü
hissettiren esprili ama zihne dokunur enteresan mısraları vardı Turgut’un.
“Türkiye” kitabından da anlaşılacağı gibi esinlenme dedikodularına inat,
kesinlikle kendi üslubu olan, sıra dışı bir şairdi.


Kuralsızlığı şiirlerine yansıyınca kısa sürede yeni akımın aranan
şairlerinden oldu. “İkinci Yeni Akımı” ona ikinci yeni hayatını getirdi. Tanrısal
bir hediye aldı hayattan. Ülkü Tamer, Cemal Süreya birleşmiş ve Tomris’i ona
hediye etmişlerdi.


Bir akımın akanı olmak da mutsuz etti Turgut’u ve kendince bir dil geliştirdi
yeniden. Daha kolay anlaşıldı ve gerçek anlamda anlamını yansıttı. Cümle
öbeklerinden mısralar ile şiiri oya gibi işlemeye başladı.


Annesinin içli çocuğu Turgut, içinin cevherini insanlığa, edebiyata hediye
ederek yaşadı daima. Taşmaya hazır göz bebekleri acının değil, hüznün
sarsıntılarıyla dökülmeyi bekler gibiydi hep. Babasının, yaşarken yokluğunu
hissettirmesi kuvvetsiz yapmıştı onu.


1960 ile başlayan yıllarda hikâyeler yazmaya başladı. Çevirilerin de aranan
ismiydi artık. Ankara’dan İstanbul’a gelmesine neden olan bu hikâyeler, ona
kendi emsalsiz hikâyesini yazdıracaktı. Turgut’un sonsuzluğu oldu Tomris.
Tomris ile Turgut, önce kâğıtların üzerine yazılan sıra sıra cümleler
aracılığıyla uzun uzun sohbet etmeyi alışkanlık haline getirmişti. Birbirlerine
gönderilen mektuplar sayesinde yakınlaşmışlardı.


Tomris’in yaşama şekli ile Turgut’un ki eşit sayılacak kadar yakın demek
isterdim ama bunu söylemek imkânsız. Turgut kendi içinde yaşar,
dışarıdakilere sadece istediği zamanlarda eşlik ederdi. Tomris ise hem içini,
hem dışını etkin bir şekilde yönetirdi. Belki de bu yüzden onun için emsalsizdi.
Turgut kendisine ait hissetmediği, ait olmadığını düşündüğü topraklardan
sürgün yemek arzusundaydı. Tam da Tomris’in dediği gibi artık yaşamak
hevesindeydi. Kendince tanımı olan kör kuyularının dibinde o şiirsel dokunuşu
bekliyordu. Üzerinde tarihsel pulların yapışık olduğu renkli zarfların içinde
sunulan “işsel” diye gönderilmiş, ‘hissel’ etki yapan mektupların desteği ile o
kuyudan çıkmayı başarmıştı.

Tomris ruhunun zarif kancasını Turgut’un kanayan ruhunun üzerine atmış,
aşktan acı hissetmeyen güz adamını kendisine doğru çekiyordu. Turgut,
İstanbul’a gelmek için hazırlıklarını tamamlamıştı. Mektuplarında bahsettiği
özgür anılar biriktirme günlerine oldukça yakındı. Kendi köklerinden olma üç
ana dalı vardı, ona bağlı yaşayan. Dalların bağlı olduğu diğer kök ile Turgut’un
hayat bağı kopmuştu. Toprağından çıkmış, kendini o kökten ayırmış, yeniden
özgürlük topraklarında kök salmaya hazırlanıyordu.


Tomris, hudutsuzca sevildiğini bildiği bir eşikte duruyordu. Adımını atmış, ilk
basamaktan geçecekti ki havada kalan ayağı, zemini kaydıran, geçmiş
çatlaklarını hatırlatan zelzelelerle yeniden Tomris’i savurmuştu ve tam
düşecekken beklenmedik bir anda yeniden Turgut bileğini kavrayıvermişti,
bahar umudunun. Tomris, Turgut’un dokunduğu tomurcuklarından yeşeriyor,
çiçek açıyordu.


Turgut, Tomris’i kendi dünyasında yaşatmayı başarabilmişti ve bunun en
etkili sebebi, Tomris’i olduğu gibi kabullenmesiydi. Sosyalliği, çalışkanlığı,
hayat akışı Turgut’u rahatsız etmezdi. Kendi kalıbına sokmak yerine onun
kalıbını kabullenip iki ayrı kalıptan muazzam bir biz yaratmaya karar
vermişlerdi ve başardılar.

Turgut, üç çocuğu ve aile taklidi yaptığı evliliğini geride bırakmıştı. Tomris
ile yenilenme zamanıydı. 1966, ne meşhur bir yıl olacağını bilmeden geldi ve
yaşandı. O yılın en unutulmazı Turgut ve Tomris birleşmesi olacaktı. Turgut ve
Tomris, ölümsüz bitmeyen bir aşk yarattılar birlikte. Dünyanın sonuna kadar
herkesin hayalini kurduğu o melankolik aşkın içinde mutluydular. Onların
birbirinden ayrılması dünyanın sonu, sonsuzluğun başıydı.
Hem mesleki kariyerleri birbirlerine temas ettikten sonra gelişti, hem de
erkeklik ve dişilik özellikleri. Geceler, gün hiç yaşanmamış sanki meslekleri bir
değilmiş de sadece gece bu mevzulara girilirmiş gibi edebiyat kokarken bir
gece en çok arzulanan eserlerini birlikte yarattılar.


1969 da resmiyete dökülen birlikteliklerinde “Uyar” soyadını alarak yeni bir
biz yarattılar. Tomris, yeniden hamileydi. Turgut babaydı, yeniden baba
olacaktı ve bu baba modeli daha önce Tomris’in karşılaştığı gibi değildi.
Turgut, zeytinyağlılar, pilavlar, sebze kızartmaları üstadıydı. Yemek
yapmayı, yaparken demlenmeyi sever, keyifle mutfağı şenlendirirken, özenle
dağıtırdı. Tomris ondan hikâyeler yazardı. Kahramanlık öyküleri, patlıcan
kızartırken şiir yazan bir adamın anlatısıydı. Kimsenin okumayacağı bu özel
hikâyeler, Tomris’in gün dökümlerinde hayat bulurdu yalnızca.

Turgut, Şeyda, Tunga ve Semiramis için hazırladığı komik kahvaltıları
anlatırdı bazen Tomris’e. Özlediğini anlatmanın bir yolu buydu belki de. Öyle
direkt “özledim” demezdi. Onlarla ilgili anılarından bahsedince Tomris anlardı
hemen. Hasret vururdu yine güz çocuğunu.


Turgut, her bir çocuğu için aynı babaydı. Aynı tariflerle anılırdı. Kendisiyle
en fazla yaşayacak olan küçük oğlu, tahmin edilmeyen sürpriz ve mucize gibi
Turgut’un hayatını aydınlatan bir aşkın hediyesiydi.


Turgut, şiirlerinin mısralarına işlediği hislerini kendi gerçekliğinde, sevdiği
kişilere direkt göstermezdi. Çocuklarının babalarına en yakın mesafeleri, o
çalışırken oturdukları yan koltuktu. Umulmadık zamanlarda, küçük espriler,
övgüler ile birden gönül kazanırdı.


Sevgisiz bir baba değildi ancak bu sevgiyi haykırmazdı, hissettirmesi için bir
sebep gerekirdi. Takdir ederdi ama gururlu olduğunu dillendirmezdi. Yanlışlıkla
başlarına eli çarpmış gibi saç okşamak şeklindeydi sevgi göstergeleri. Ne
garip? Yazdığı şiirlerin içerisinde duygusuyla dilden dolaşan Turgut Uyar’ın
sevenlerinden esirgenen bu sevgi, esirgenmiş olmamasına rağmen, tüm
gerçekliği ile hiç dolu dolu yaşanamadı.


Sevdiğini gösterme şekli suçlar tavırla da ortaya çıkabilirdi. “Beni neden
arayıp sormadın onca zamandır?” demek yerine “Arasaydın öğrenecektin,
gelsen görecektin.” der gibi suçlayarak onu merak ettiğini, özlediğini, ilgi
istediğini hissettirirdi.


Sevdiğini paylaşmak istemez, kaybetmekten de korkardı. Kayıp etme
olasılığının olduğu rekabet ortamlarının ardından, suçlayıcı cümlelerle
sevdiğinde vazgeçmeyeceğini sessizliği ile haykırırdı.

Turgut, Tomris’çe lisanından bir hayata eş değer yaşardı kendi hayatını.
Sosyal değildi ama insan düşmanı da olmadı hiçbir zaman. Aşktan hissedilen
birkaç benzersiz his ile rekabet ortamı hissinden huzursuz olurdu ancak
kimseye düşmanlık beslemezdi.


Tomris, Turgut için olmak istediğiydi. Eksilen yerlerin tamamlayıcısıydı. Bir
uzvunu kaybetmek olurdu Tomris’i kaybetmesi. Tomris’in dışa açılan
pencerelerinden etrafı seyretmesini izlemek onun için kolay değildi. Arada
sırada zihin gölgelerinin etkisiyle “Fırtına gelir, bizi bulur, evimize değer,
yıldırım üzerimize düşer” gibi etkin kaygılarıyla bir bir kapatıyordu biriciği
Tomris’in pencerelerini. Bu kısıtlamalarından dolayı hissettiği pişmanlığını
şiirlerindeki bazı mısralarına taşıyordu hatta.

Pencerelerinin bir bir kapanması Tomris’i daha önceki ilişkileri gibi huzursuz
etmiyordu. Tomris, sonu Turgut’a çıkmayan tüm yollarını kapatmış,
haritasından silmiş olduğu yerde kalakalmıştı. Oğlu ile şefkatle kuşatılmış, aşkı
ile bambaşka bir kadın olmuştu. Memnundu.


Tomris, keyif aldığı bir ailenin sıcaklığını yaşıyor ve yaşatıyor olmaktan son
derece mutluydu. Oğlunun sağlıklı oluşu, âşık olduğu bir adamın ona aşk
yaşatması, işindeki başarısı, her an hayal ettiği hatta hedeflediği gibi
yaşıyordu.


Turgut’un, oğlu Turgut’a sabahları hazırladığı komik kahvaltılar, Tomris’i
daha çok âşık ederdi ona. Kürdanlardan kol bacak yapar, zeytinlerle göz,
domates dilimleriyle ağız yerleştirirdi, o yenilmesi zor peynirli omletin üzerine.
Tahin pekmezli ekmek dilimlerinin üzerine beyaz peynirden ufalanmış
parçalarla saçlar, göz burun yapar, iştah kabartırdı. Tomris, Turgut’un içinde
saklı kalmış o masum ve muzip çocuğun arada sırada dışarı çıkışını şölen
tadında kutlardı.


Güz adamı Turgut, gizli eğlenceli kimliğini, çocuk düşlerini, çocuğuyla
geçirdiği vakitlerde, bazen de Tomris ile şımarma saatlerinde sızdırırdı
ruhundan. Demlenirken pişirilen akşam yemekleri sofraya kadar beklenilmezdi
çoğunluk. Az pişir, az ye yöntemi ile sofraya kadar doyardı Turgut. Mutlaka
şarkı falları tutulan kalabalık sohbetlerde, Turgut sessizlik senfonisi yazıyor
gibi görünse de, banyoda, mutfakta epey eğlenceli konserler verirdi. Bir anda
ev sahneye dönüşür, tencere, tava enstrümanlarının yardımıyla anlık da olsa
hazan aşığının coşkusuna eşlik ederdi Tomris.


Turgut’tan önce ve Turgut’tan sonra diye anlatılabilir bir Tomris oluşmuştu
adeta. Oysa her seferinde ona temas eden kişiler için böyle bir tanımlama
yapılabilirdi.


Turgut, dingin, deniz maviliği, hazan huzuru, sakinlikti. Başakların dansı
gibiydi onunla hayat, rüzgârın akışında ama etkilenmeden sakinlik.
Güvenilmek ne demekse, tam tanımıyla yaşadı Tomris, Turgut’un sayesinde.
Belki de bu yüzden aitti Turgut’a. Başarılamayanı Turgut başarmıştı. Tomris ilk
kez aşktı. Tomris ilk kez aitti. İlk kez istediği bir ailenin temel kişiliğiydi.
Tomris’ten baktıkça Turgut’un hassasiyetlerinden çok bir kadına yaşattığı
hassaslık, takdiri hak ediyor sanki. Turgut’tan Tomris’e bakıldıkça ise daha
büyük ve köklü değişim vakası ile karşılaşıyorum. Tomris, Turgut’a anlatılan
değildi her şeyden önce. Her an yeni bir keşif ve Tomris kesinlikle ait olmayı,
sahiplenmeyi de iyi biliyordu anlatılanların aksine. Tomris’in ruhunun
keşfedilmemiş tazeliklerini ince belli bir çay bardağını en ince yerinden

kavrarcasına kavramış, elinin ve dilinin yanmasına bakmaksızın yudum yudum
keyifle içiyordu.


Tomris, lezzetli bir hayat mükâfatıydı Turgut için. Tattıkça demleniyor,
yaşamaktan keyif alıyordu. Tomris, Turgut ile hayatta var olduğunu
hissediyordu.


Tomris ile Turgut kendilerine aşk ile boyadıkları bir okyanus yarattılar ve
kendi denizlerinde özgürce yaşadılar. Yarattıkları dalgalarının kuvvetiyle kıyıya
vurduklarında bile sudan çıkmadılar; kıyıdan seslenişleri duymadılar. El
sallamalarını da görmezden geldiler. Turgut, daha önceki ilişkilerinde Tomris’in
başarısız olduğu bir şeyi bu sefer başarmış, onun aşkını akıcı ve sonsuz
yapmıştı. El âlem Cumhuriyeti’ni tanımadılar. Kendi egemenliklerinde mutlu
olayı başardılar.


Turgut güzdü, Tomris ilkbahar ve ikisi de bahardı neticede, ikisi de insan.
Ilık, daima tercih edilen bir sıcaklık olmuştur yaratılanlar için. Onlar daima
kararında ısıyla yoğun bir tutku ateşi yaşattılar birbirlerinde.
Turgut Uyar’ın yakasını bırakmayan hastalıklar belki de kendisini eksik
hissetmesine neden oluyordu. Eksildiğini düşündükçe Tomris’i fazla buluyor,
eksiltmeye çabalıyordu.


Turgut ile Tomris’in sorunlarının başlama nedeni ifade edilmek istenen her
cümlenin, sorunun, kafa boşluğunda dönüp durmaya başlamasıydı. Yine bir
ilişki maalesef “O beni anlasın.” mantığının kirli ellerine düşmüştü.
Turgut ile Tomris’in evinde gri gölgeler gezinmeye başlamıştı. Belli ki bu
gölgeler Turgut’un kör kuyusunun üzerinde dolaşan ve onun fark etmediği
kirliliklerinden yaratılmıştı. Gölgeleri görmeye başlayan Turgut, Tomris’i bir
çerçeveye oturtmuştu. O çerçevenin içinde ise sebebini bilmeden başlattığı
anormal kıskançlık krizlerinden olma köhne bir ev vardı; yıkık dökük, virane bir
koyuluktu o ev. Bahçeleri bakımsızdı o evin. Kimse çiçekleri sulamıyor,
pencereleri açıp havalandırmıyordu. Belki de sırf bu yüzden geçmiş
kokularıyla, havasızlıkla rutubet almış ve çürümeye başlamıştı.
Turgut, Tomris’i ruhunun tam ortasında yarattığı o virane evin tablosunun
içine yerleştirmişti bir kere. Gün geçtikçe Tomris’ten iyilik eksiltip şüpheleri ile
belirlediği kötülük etiketlerinden yeni bir kimlik yaratıyordu Tomris’ten.
Tartışmaların desibeli de yükselmiş, konuşmalar, latifeler, iğneli ve sivri bir
hale gelmişti. İğne ucu ile batırılmak istenirken etkisi hançeri saplayıp
çıkartmak gibi oluyordu.

Tunga, babasındaki gölgelerin farkındaydı. Mümkün oldukça görmeye
çalışırken izin almadan, öyle pat diye gelemediği için de hafifçe bir kırgınlık
hissederdi babasına karşı.


Tunga eve geldiğinde sadece babasıyla birlikte aynı odadaydı. Babası
şiirlerini yazar, Tunga da başka başka şeyler ile meşgul olurdu. Yemek, kadeh
tokuşturma gibi sebeplerle arada sırada göz göze gelirler. Bir iki klasik soru
cevapları için konuşurlar, az miktarda fikir alışverişi yaparlardı.
Turgut’un eve kapanık halleri yüzünden dışarı işlerinin tamamı Tomris’in
üzerindeydi ve Tomris şikâyet eder hale gelmişti çünkü artık yorulmak nediri
anlayacağı beden yaşındaydı. İsyanlar, asilikler, nedenler, nasıllar
konuşulmaya başlanmıştı.


Tomris ile Turgut’un birlikteliği Tomris’in işlediği bir suç yüzünden
başlamamıştı. Tek taraflı bir tercihle de ilerlememişti. Aşk, onları birlikte suç
diye tanımlanan bir birlikteliğe sürüklemiş ve hayatlarının sonuna kadar bir
arada tutmayı başarmıştı.


Oysa Turgut ile değil evlilik, dost olmak bile kolay değildi. Dostlukları onun
güvenli alanında yaşanabilirdi yalnızca. Evinde ağırlanırdı dostlar ve çoğunluk
dışarı çıkmak için ikna edilmeye çalışılırdı. Demlenilen masalarda
muhabbetleri severdi ama kendine çekilme saati gelince yani ruhun kepenkleri
kapanacağı zaman gözü kimseyi görmezdi. İsterse dünya yansın, Turgut bitti
dediğinde gece de, muhabbette biterdi.


Selim İleri ile sıkı dostlarken Turgut, Tomris ile evliydi. Selim İleri onu sıkça
ziyaretine gelirdi. Genelde arkadaşları Turgut’u ziyarete gelirdi. Turgut sabit,
etrafında dönen insanlar hareketli ve ona yakındı. Edip Cansever ile de sıkı
dosttu.


Turgut, genelde dünyada olan biteni suskunlukla izlemeyi tercih ederdi.
İzler, dinler, anlar ve en olmadık zamanlarda, yalnızca kendi istediği
zamanlarda birkaç cümle ile öyle yorumlamalar yapardı ki daha önce olayların
farkında olup olmadığını sırf o cümleden anlardınız.


Tomris, Turgut’un aşk esin perisiydi. Tomris’ten yaratılan şiirler ise
Turgut’un en kıymetli hazineleri. 1980’li yılların acı kederli istemediği anılarını
biriktiriyordu Tomris. Güz çocuğu ile kırılmışlardı iyiden iyiye. Birkaç terk edişin
ardından, onları yeniden birbirine kenetleyen hiç de tercih edilmeyecek bir
sebep oluşmuştu hayatlarında. Turgut hastalanmıştı.
Tomris, işi ile ilgili bir çalışma için Amerika seyahatindeydi. Turgut evde
yalnızdı ancak yalnız sayılmazdı, gelip gideni çok olurdu. Bir gün Edip eve

gelmiş, Turgut’u hiç tahmin etmediği bir şekilde bulmuştu. Ne yapacağını
bilemez ama aslında ne yapacağını planlar haldeydi. Turgut’un büyük oğlu
Tunga’yı aradı.


Tunga, beklemediği can yakan ancak henüz muhteviyatının tam manasıyla
ne olduğunu bilmediği o sebep yüzünden, Turgut’un Tomris ile yaşadığı eve
geldi.


İçeri girdiğinde Turgut bir kanepede oturmuş, zoraki, yarım yarım sırıtır
haldeydi. Karnı anormal bir şekilde şişti. Ağrısının olduğu her halinden belliydi.
Tunga’nın ısrarları Edip’in ona desteği ile Turgut Uyar apar topar hastaneye
götürüldü. Doktor siroz teşhisini koyduğunda, Turgut için etrafındakilerin
sinirini bozan gülümsemeler dönemi başlamıştı. Öleceğini net bir şekilde
dillendirip kabullendiğini de ilk kez direkt ifade etmişti o gün. Söylediği gibi
olmuştu, hastalığını öğrendikten on beş gün sonra öldü Turgut Uyar. Tomris’in
şefkat ve sevgi dolu avuçlarının içinden uykusunda sonsuzluğa kayıp gitti.
Sonsuz aşkta sonsuz oldular…

© Copyright