milky-way-2695569_1920.jpg

Hüzünlü Gecelerde Bir Gezgin

Azad Roni Demir

Sahilde kışın esen rüzgar havas, bu dağ başındaki semte ulaşmıştı. Hava soğuktu ve
ben ellerim cebimde büzüşmüş bir şekilde yürüyordum. Günün en sıkıcı zamanlarıdır.
Akşamüzeri karanlığını sevmeme rağmen karanlığa yaklaşmak beni aşırı korkutuyor her
zaman.İçime son zamanlarda daha fazla yerleşen kaçıp gitme duygusu, bu vakitlerde tüm
benliği ele geçirirdi. Bu hissiyat, soğuk rüzgar ile beni titretirdi.Rüzgardan mı yoksa kaçıp
gidememekten dolayı mı titriyordum anlamıyorum. Kaybolmuş yok olmuş gibi dersten
çıkınca saatlerce yürüyor,ayaklarım beni hedefi belli bir yere götürüyordu. Üniversite yolu;
dik yokuşu olan, uzun ağaçların zirveye kadar devam ettiği, araba gürültüsünün kahkahaların
bitmediği bir yerdi. Her gün dersten çıkınca yokuşu yürüyerek inerdim. Dersler gece geç
vakitlere kadar devam ederdi. Bu saatlerde kampüsteki köpekler asabi olduğu için insanlar ya
da gürültücüler yürümeyi tercih etmezlerdi. Tek tük gürültücüler etraftaydı ve sevgilileri ile el
ele tutuşanlar vardı,onlar da sevişe bilmek için bir yer arıyorlardı. Köpek korkusunu
yenmişlerdi, sevişme mamasını arayan kediler gibi etrafı süzüyorlardı. Onları görünce uzun
zamandır sevişmediğimi fark ettim ama bu konu üzerine pek düşünmedim. Yavaş yavaş o dik
ağaçlı yokuşu; köpek ulumalarıyla,yaprak hışırtısı ve araba gürültüsü ile bitirmiş sayılırdım
sanırım.


Arabalara olan nefretim,insanlarınkinden daha fazla. Araba gürültüsünden uzaklaşmak
için bu Rum evlerinin arasından geçiyordum ,evler her baktığımda beni tarihsel bir yolculuğa
çıkarıyordu.Eskiden Rumların yaşadığı bu sokaklarda şimdi Türkler vardı. Renkli evler,
kocaman pencereler, kırmızı kiremit çatılar arasında gidiyordum.Tüm evler soğuğu kesmek
için büyük demir panjurlarını kapatmıştı, etraf o kadar sessiz ki sanki bir sen varsın hissiyatı
veriyor. Yolda yürürken gürültücüler; her zaman o iğrenç tiksintici bakışlarını diker,avına
bakan kaplan gibi gözden kayboluncaya kadar utanmazca bakarlardı. Öldürmek istediğim
binlerce gürültücü var. Kafamı kaldırdım soğuk havayı ciğerlerime doğru çektim. Ağır bir
tütünü bir nefeste yarılamış gibi hissettim. Gözüm çok uzaklarda yalnız bir ışığa ilişti,
ağzımdan şöyle bir mısra çıktı: ‘Görünen şimdi bir çobanın el feneridir öyle hüzünlü öyle
yalnız…’Rum evlerinin arasından binlerce defa geçmişimdir. Binlerce defa gürültücüleri
öldürmek istemişimdir. Rum evlerinin güzelliğine dalıp giderken acaba ne kadar ömrün kaldı
diye düşünmeden edemiyorsun. Her şeyin bir ömrü vardır kiminin uzun kiminin kısa.Biraz
ilerledikten sonra bir müzik sesi duydum,yavaş adımlarla o müziğe doğru ilerledim.Müziğe
iyice yaklaştıkça sözleri bana acı vermeye başladı ve bu acıdan zevk alarak durdum,sadece

dinledim.Her zaman bu binaların arasından geçerken yeni,gizli bir güzellik keşfediyorsun.
Şarkıyı daha önce birileri ile dinlemiş gibi hissettim,şarkı ağzıma dolanmıştı:


Soluk bir ay dolanıyor  
kentin üstünde her gece. 
Her gece bilge bir gezgin 
tavrıyla adımlıyor yolunu.


Güz yanığı bir durgun 
sessizlikle örtülü her şey 
ve yırtılmış bir tül gibi 
savrulup duruyor zaman.


‘Savrulup duruyor zaman, savrulup duruyor zaman. ’ Bu mısraları tekrar ederken bir çay
içmek istedim. Cafeye gittim, cafenin adı ağaca kazınmış tozlu bir şekildeydi zar zor
okunuyordu. ‘Zamansız Cafe’ ismi bende ufak bir tebessüm yarattı, içerisi bir sahaftı. Sanırım
kitap satışlarından geçinemeyince cafe ile birlikte işletmişler. İçeride sarı ışığın oluşturduğu
loş bir ışık, binlerce tozlu kitap ve üç beş masa vardı. Duvarlarda şair ve yazarların sözleri
asılıydı. Tek boş yere geçip oturdum. Duvarda görebildiğim yazıları okumaya başladım.
Sadık Hidayet’in sözü asılıydı: ‘Dünya gözüme boş ve gam veren bir ev gibi görünüyor.’ Bir
diğer yazı Dostoyevski’nin ‘Beyaz Geceler’ kitabından alıntılanmıştı ve şöyle
yazıyordu:’ Daha yıllar geçecek ve peşinden kasvetli yalnızlık gelecek.’ Gözüme ilişen bir
kadın resmi vardı, kafasını sağ elinin üstüne koymuş hüzünlü bir bakış ile altında şu mısralar
yazılıydı: ‘Çoktan kapanmış bir çağın kalıntısı gibi hissediyorum kendimi her yönden
yükselen kağıtlar arasında.’ Bu yazıları okurken ne kadar mükemmel yazdıklarını
düşündüm. İnsan yazınca rahatlarmış diye söylerlerdi. Bence insan güzel yazınca rahatlar bir
an için. Garson çayımı getirmişti karanfil ve tarçın kokusu çay ile birleşince farklı bir tat
olmuştu. Etraftaki masalarda, gürültücüler kendi aralarında fısıldaşıyorlardı, gülüyorlardı.
Garsonun bana bakışı beni rahatsız etti diğer avcılar gibiydi o da. Hemen masadan kalktım ve
eve doğru yorgun adımlarla, etrafa bakmadan ilerledim. Ayaklarım yolları ezberlediği için 20
dakikalık yol hemen bitiverdi. İyi ki bitmişti, yoksa bir şeyler beynime takılacaktı ve düşünmek
zorunda kalacaktım.Oysa biliyorum ki düşünmek en acı umutlardan biridir.


Eve vardığımda çantamı yere atıp mutfağa doğru ilerledim, dolabı açtım. Aç olmama
rağmen canım bir şey yemek istemedi, bir kahve yapıp salona doğru gittim. Koltuğa oturdum
ayaklarımı masanın üzerine attım. Cafedeki şarkıyı tekrar açtım, bir sigara yaktım. Karşımda

Edvard Munch’un ‘Çığlık’ tablosuna bakarak kahvemi yudumladım. Elim masaya
çarptı, masadan bir şeyler düştü önce umursamadım. Sigaranın külü üzerime düşünce kalkmak
zorunda kaldım. Üstümü temizledikten sonra yere düşen şeye gözüm ilişti bir süre baktım.
Geçmiş gözümde bir an için canlanmıştı. Herkes özlem duyar geçmişine ama ben
duymuyorum. Yere düşen şey çektiğim fotoğraflarımdı. Üniversitenin ilk yıllarında fotoğraf
ile ilgilenirdim, üniversiteyi kazanınca abim, bir fotoğraf makinesi hediye etmişti. Sanırım o
üniversite yıllarında sinema ile ilgilenmiş ama başaramamıştı. Belki ben başarırım diye borca
girip almıştı, fotoğrafları yerden kaldırınca bakmaya başladım. Bir sigara daha
yaktım. Genellikle siyah beyaz çektiğim fotoğraflardı. Arkadaşlarım, sevgililerim, ailem,
ağaçlar, kuşlar, sokakta uyuyanlar, pahalı arabasına binenler, öğrencilere üniversite cafesinde
tarihi bir olayı anlatıyormuş gibi görünen bir öğretmen ve etrafına doluşan
öğrenciler, tanımadığım kadın ve erkekler, ağlayan çocuklar tartışan sevgililer…Yüzlerce
fotoğraf.

 

Bir anlam ifade etmeyen kâğıtlar gibi gelmekte. Düzensizce masaya tekrar bıraktım
.Masadan kalktım gözlerimi ovuşturarak uyamaya giderken diğer odanın ortasında boş bir
sandalye hüzünlü bir şekilde duruyordu. Yatak odasına giderken dün bir şeyler yazdığım
yarım kalan yazımı yazmak istedim.Bir bardak su aldım, odaya geçtim. Saat gece yarısını
çoktan geçmişti, masaya oturdum ve cafe de gördüğüm kadın resmi gibi kafamı sağ elimin
üstüne bıraktım, yazmak istiyordum bir şeyler ama kalem kâğıda değdiği an bir korku
sarıyordu bedenimi, ellerim titriyordu bugün yazacağım tek kelime tek cümle dahi olsa.
O suyu biz de bulandırmayalım. Yoksa geç mi kaldık. Her şey berraklığını yitirdi mi?
Dostluk, arkadaşlık, aşk, sevgi hatta düşmanlık bile. Bilmem kaçıncı oturuşum bu masaya.
Yazacak pek bir şey de yok aslında. Bir şair o kadar yazıyı nasıl yazabilir ki ya da bir yazar.
Yaşamdan bu denli uzak yaşamasının nedeni midir? Yalnızlık her kırık düşün sonucu mudur?
Belki benim kuruntularım ya da tembelliğim ama gerçek bir şey varsa o da bir mahkumdan
farksız olmamamdı. Artık nefes almak bile zor geliyor gereksiz geliyor. Dostoyevski’nin,
Camus’un gençliği gibi biz de daha berbat bir yaşamdayız.

 

Tüm duygularımdan uzaklaştım
hatta bazılarını kaybettim. Şu an o kaybettiğim duygularıma bakıyorum. Onlar elimdeyken
nasıl bir yaşamım vardı? Sanırım şu ankinden farksız değildim. Evet mutlu sanıyorduk şiirli
şaraplı geceleri, Shakespeare sonelerini okurken mutlu oluyorduk, Shakespeare mutlu
zamanlarında yazmış gibiydi dizeleri ama bir insan mutsuz olduğunda yazar ben de öyle
yapıyorum çünkü diğer yol köktenci bir sonucu olmasına rağmen biraz daha ağır. Yarının
değişeceği umudunu taşımaktan bıktım. Şimşek patlasa diyorum, yerle bir olsa her şey bir su
yatağına düşsem ,başka bir kıtaya sürüklensem ve hamile olan bir hayvan tarafından içilsem

ve baştan doğsam. Artık yazamıyorum, el titremem arttı, bir deprem oluyor gibi hissediyorum.
O sırada elim bardağa çarptı, bardak yere düştü kırıldı. Kırılan bardağa bakınca getirdiğim suyu
içemediğimi fark ettim. Dengemi kaybediyorum, başım dönüyor, midem bulanıyor. Kendimi
zorda olsa yatağa atabildim. Başımı yastığın altına koyup sıkıca kendimi kavradım. Bir süre
uyumaya çalıştım, uyuyamıyordum. Kendime biraz gelmiştim, sessizliği dinlemek istedim. O
sırada camiden insanları uyandırmaya niyetli imam, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. İmamın
sesi eşliğinde bu karanlık şehir uyanmaya başlıyorken ben yatıyordum.

© Copyright