person-5956897_1920.jpg

HAFIZA OYUNU

Beyza Yazıcıoğlu

"Hafıza; sahibini tehlikelerden korumak için iyiliklerden çok kötülükleri biriktiriyor.
Acıların, tehlikelerin ve öfkelerin altını koyu koyu çiziyor, kuşkuları artırıyor ve
kızgınlıkları körüklüyordu." Geçmişte yaşanılıp, tecrübesini başucu kitabı yapıp olayı yaşanmamış gibi kılmaya, yara
izlerini görünmez pudralarla kapatmaya çalışsak da yaşanmışa yakın bir olay
yaşamayagörelim, hemen benzer ızdırap ve kederlerle aynı ruhi tepkileri istemsizce
ortaya koyarız.


Hafıza denilen şeyin çok düşündükçe delirttiği, hiç düşünmedikçe unutturduğu,
bastırıldığında da hasta etmesi gibi ve anıları duygularla birlikte o günkü tazeliği ile
koruması gibi de menem bir rolü vardır hayatımızda.
Oldukça etkileyen ve yankı uyandıran bu his, bu hafıza denilen şey, kendini yaşamın
getirdiklerinde gösteriyor, kimi zaman bir savaş belgeselinde kendini gösteriyor. Örneğin
bir kadının eşini savaşa uğurlarken, teninin kokusunu son kez çekişini bilip çaresizce
uğurlaması damga vuruyor fotoğrafçının kadrajına. Kadının ise hafızasına kalbine
hançerle kazınıyor o an. Kimi zaman da gündelik yaşamda, bir sevgilinin aşığına
vedasında son kez göreceği yüze bakarken ızdırap dolu o anı kaydetmesiyle görevini
yerine getiriyor.


Bu durum öyle bir hâl alıyor ki... Bir başka örnekle de açıklarsak:
Dünyadaki varlığının son evresini tamamlamış bir meftanın, giderken yakınına bıraktığı o
çaresiz acı ve çaresiz yakının acısının her daim taze kalıp meftanın yüzüne sıkı sıkıya
bocalayacak kadar o çok dikkatli ve o son bakışın, bir süre sonra hatırından, hafızasından
silinmesi... İşte bu durum, nankör bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.
Bizi biz yapan acılar, hisler, yaşanmışlıklar ve tecrübeler her daim hafızada canlı kalıyor
ve hafızaya kazınıyor. Hafıza ve onun hatırlattığı ansızın canlanışlar, hayata dokunur,
tecrübe olur. Kimi zaman yara olur -ki oluyor da- kimi zaman da bir tebessüm olur.
Hafıza, acıları ve duyguları hep taze tutar. Acıyı, hoş anılardan daha da taze tutar. Kişiyi,
kimi zaman bu adaletsiz hatırlayışı (kötü anıların iyi anılara oranla daha çok hatırlanması)
besler. Kimi zaman içinde saklar, kimi zaman da dürtüsüz bırakarak yok eder. Bazen bir
şarkıyla ve benzer bir simayla, bazen tanıdık gelen bir kokuyla ve bazen de bir fikirle
uyanır o bilindik hissiyatlar.


Hafıza, yine iş başındadır.
Bizi biz yapan, bize hayatın anlamını ifade eden ve yaşadıklarımızı daima canlı tutan
soyut ve istemsiz güç...
İyi yaşanmışlıklarımızı, gülmelerimizi ve bazı yerlerde çok iyi hissetmelerimizi acı anlara
göre daha az hatırlamamız, mutluluğun o anki farkındalıktan uzak oluşundan kaynaklıdır.
Acı ise her daim kötü hissettirmesiyle her zerresine kadar farkında kılar. Hafıza
oyunundaki adaletsiz oyun, çoğu kez yıpratmasıyla insanı var eder, insanı yokluğa ve
boşluğa sürüklerken.

İşte tam da burada hayatımızı daha iyi ve katlanılır kılmak için, bu iyi yaşanmışlıkları
kazımalı ve kötü anıları mutluluğa karşı mat etmeliyiz.
Mutluluğun formulü düşünmeyi bırakmak olmalı, zannımca.
Eski kötüyü düşünmeyi bırakmak...
İyi anların tohumlarından dallanıp budaklanmak...


Orhan Kemal'in: "Güçlü bir hafıza, ağır bir cezadır. Ve işin kötüsü iyi anları nadiren, kötü
anları sıklıkla hatırlatır." sözü ise bu demece noktayı koyacaktır.
Saçlarımız, rüzgarın geçmişten getirdiği güzel anılarla dalgalansın.
Dudağımız, ansızın hatırlanan o iyi anılarla tebessüm etsin.


Hafızamız, kalbimize yer etmiş güzelliklerin ve paha biçilmez anların kütüphanesi olsun.