bgsssssss.png

HUZURSUZLUK EVİ
Ali Kerim Tolga

  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest
  • Siyah LinkedIn Simge
  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest

"Kalk" diye bir ses duyduğuma eminim. Gözlerimi açıp etrafa baktığım zaman anladım, tamamen
yabancı bir yerdeyim. Beyaz duvarları olan, penceresi açık odada yalnızım, kimse bana seslenmiş
olamaz. Ses dışarıdan gelmiş de olamaz, kulağımın dibinde hatta kafamın içinde duyduğuma yemin
edebilirim. Üzerimde sadece beyaz don var. Vücut kıllarım dökülmüş, kalanlarsa bembeyazlar. Derim
sanki hızlıca elli kilo vermişim gibi sarkmış ve buruşmuş görünüyor. Yataktan kalkmak için hamle
yaptığım an her yerime ani sancılar girdi, hantal bacaklarım vücudumu taşımak için çok yorgun gibi.
Odada benim yattığım yatak hariç bir yatak daha var. Dağınık bir şekilde bırakılmış ve hayli kirli
görünüyor. Dönüp kendi yatağıma bakıyorum, benim yatağımın daha kirli ve sidik lekeleriyle dolu
olduğunu o an fark ediyorum.

Yüzümü yıkamak ve kendime bakmak için bir ayna arayışıyla odadan çıkıyorum. Kollarım ve bacaklarım
kesinlikle bana ait değil. Bu dökülmüş saçlı kafanın da bana ait olmadığına eminim. Ben benim, ama bu
vücut benim değil. Ayna bulmalıyım. Koridor üzerinde mavi işlemeler olan bordo bir halıyla kaplı, demin
çıktığım oda hariç ilk bakışta yedi tane kapı saydım. Koridor ileride sola doğru kıvrılıyor. Ömrümde hiç
bilmediğim yerlerde çok kez uyandım fakat hiç bilmediğim bir vücutla ilk kez uyanıyorum. Sola
dönüyorum koridordan, ilk baktığım kapının üzerine "hela" yazıyor. Direkt içeri giriyorum, sıkışan
mesanemi dahi boşaltmadan ayna karşısına geçiyorum.

Tam on dakikadır aynada kendimi inceliyorum, kesinlikle bu beden bana ait değil. Aslında beni andırıyor
ama bunun ben olması imkansız. Ben dün gece yatarken 35 yaşındaydım, bugün aynada baktığım surat
en az 70 yaşında. Dün gece yatarken öyle abartılacak kadar içki içmemiştim, bildiğim bir nükleer savaş
yoktu. Daha önce hiç bir anda yaşlanan bir insan haberiyle karşılaşmamıştım. Bir günde saçları
bembeyaz olan, bir gecede bütün saçları dökülen, çöken insanların dedikodularını duymuştum. Başıma
gelenin bu tür şeylerle yakından uzaktan alakası yoktu. Nerede olduğumu anlamak için hızlı bir kararla
tuvaletten dışarı çıkıyorum. Üzerime giyecek kıyafetlerime bakmak için odaya dönecekken koridorun
sonundan gelen insan sesleri beni yolumdan çeliyor. Hızla sesin geldiği yere dalıyorum, on beş kadar
yaşlı insan birkaç masada oturmuş yemek yiyorlar. Ben aniden içeri girince hepsi birden suratını çevirip
bana bakmaya başladılar. İçlerinden biri beni görünce uzun bir çığlık atıp elinde tuttuğu kaşığını üzerime
fırlatıyor. Tam o an sağ bacağıma şiddetli bir kramp giriyor. Beni yere çökmeye zorluyor, arkamda kalan
duvara doğru savruluyorum dizlerimin üzerine çökerken. Altımda sıcak bir ıslaklık hissediyorum tam o an.
Altıma işemişim. Keşke demin ayna karşısında o kadar zaman harcayacağıma şu vücudun mesanesini
boşaltsaydım diye düşünürken beyaz elbiseli bir adam hızla üzerime doğru geliyor. Yaşlılardan birkaçı
halime gülüyor, onları duyabiliyorum. Beyaz elbiseli adam üzerime geldikten sonra ensemin üzerinde bir
tutam kalmış olan saçımı sert bir şekilde kavrayıp beni ayağa kaldırmaya zorluyor. Aslında ben de
kalkmak istiyorum fakat sağ bacağım kasılmış durumda. Kalkamadığımı gören adam, sırtıma var gücüyle
bir yumruk indiriyor. Bacağın acısını unutarak olduğum yere yığılıyorum. Yerde olan bütün sidik, her
yerime bulaşıyor. Yaşlılar daha çok gülüyorlar. Adam bu sefer kolumdan tutup kaldırıyor zorla beni.
Uyandığım odaya doğru sürüklüyor. Sürekli olarak küfür ediyor ve benden bıktığını söylüyor. Canım o
kadar yanıyor ki inlemekten başka hiçbir ses çıkartamıyorum. Sonunda odaya dönüyoruz, beni yatağın
üzerine fırlatıyor. "Tek bir damla daha çiş yap başka bir yere, bu sefer keseceğim şeyini." diyor, nefretle
bakarak bana.

Dört saat boyunca uyuyorum. Rüyamda Süveyş Kanalı'nın üzerinde dev bir köpek balığının sırtındayım.
Okyanuslarda yaşayan birçok deniz canlısı türü beni takip ediyor. Kanal boyunca gövde gösterisi
yapıyoruz. Yarı tanrı gibi bir şeyim. Aniden bütün sürüyü durduruyorum. Karaya çıkmak istediğimi
söylüyorum. Bir kargaşa oluşuyor, hayvanların kendi aralarında konuştuğunu duyabiliyorum. Bir sürü
deniz kaplumbağası gelip kabuklarını su yüzeyine çıkartıyorlar. Karaya kadar bana yürüme yolu
hazırlıyorlar. Üzerlerine basarak karaya çıkıyorum. "Gidebilirsiniz" diyorum. Hepsi birden itaat ediyorlar.
"Bir saat sonra bana yemek getirin" diye ekliyorum. Hepsi aniden ortadan kayboluyorlar. Yalnız başıma
kanalın kenarında güneşlenmeye başlıyorum.

İsmim Basri Akduman. Bir ay önce, ismine huzurevi dedikleri bu yerde uyandım. Uyandığımın bir gece
evvelinde 35 yaşındaydım. Bir aydır burada kalan herkese bunu anlatmaya çalışıyorum fakat kimse bana
inanmak istemiyor. Bugün doktor randevum var, birazdan beyaz önlüklü adam gelip beni odamdan
alacak. O beyaz önlüklü adamın ismi Hidayet. Huzurevinin her şeyinden Hidayet sorumlu. Temizlik,
yemeklerin dağıtılması, yaşlıların ilaçlarının takibi, uyku saatleri ve daha birçok şey. Anlayabildiğim

kadarıyla özel bir huzurevindeyiz. Kalabalık değiliz. Şimdiye kadar ben hiçbir denetim olduğunu
görmedim ama diğer yaşlılar denetimlerin olduğundan bahsediyorlar. Denetimlerde Hidayet, süt dökmüş
kediye dönermiş. Şehirden çok uzak sayılmasak da benim için hayli uzaktayız. İçinde yaşamak zorunda
olduğum vücudun belli bozuklukları var. Fazla hareket edemiyorum, bacaklarıma sürekli kramp giriyor.
Çok yavaş yapmak zorundayım her hareketi ve bunu sürekli unutuyorum. Ha, ayrıca çiş problemi var,
çok çabuk dolan ve istemsiz boşalan bir mesaneye sahip bu beden. Hidayet her seferinde beni dövüyor,
yanlış bir yere çişimi yaparsam. Hidayet'ten tek dayak yiyen ben değilim bu arada. Herkesle samimi
olamasam bile birkaç tanışabildiğim insan var huzurevi sakinlerinden. Emekli öğretmen Asuman, hep
televizyon izleyen birisi, sanırım buranın en yaşlısı o, 100 yaşından büyük görünüyor. Eski hakim Lütfü;
sigara tiryakisi, her zaman yemeklerden şikayetçi. Kocasını bekleyen süslü Ayşenur, geldiği günden bu
yana on yılı aşkın zamandır kocasının onu almaya geleceğini zannediyormuş. Kocası öleli çok daha
uzun zaman olmuş ve yurt dışında yaşayan iki kızı onu buraya bırakıp bir daha hiç yanına uğramamışlar.
Sapık Celal, bütün gün çıplak kadınları izlemek istiyor ve birden fazla kez süslü Ayşenur'un kullanılmış
kıyafetlerini koklayıp kendini okşarken yakalanmış, lakabı buradan geliyor. Ve son olarak eski tarihçi
Fatih, Ermeni sorununu tek günde çözebileceğini iddia ediyor ve ülke hakkında kimsenin bilmediği gizli
dosyaların hepsinin hafızasına kazılı olduğunu söylüyor. Ayrıca oda arkadaşım, ona göre devlet onu
burada bilerek tutuyor ve sürekli olarak takip ediyor.

Hidayet'in koridorda yürüyüşünü duyuyorum. Islık çalarak yürüyor her zaman.
"Hazır mısın genç Basri?" diyor gülerek. "Doktorun geldi, müdür Doğan Bey'in odasında."
Müdür Doğan; 45 yaşlarında, her zaman odasında duran, huzurevinin sahibi. Sürekli takım elbiseyle gelir
ve akşam olmadan evine döner. Benim haricimde on beş tane yaşlının emekli maaşlarına dolaylı yoldan
çöküyor. Hidayet beni sürükleyerek odaya götürüyor.

"Gelin Basri Bey, buyurun, oturun." diyor müdür Doğan.


Doktorun karşısına oturuyorum, elinde kalınca bir defter tutan doktor, bir şeyler yazıyor defterine beni
görünce, hiçbir şey konuşmuyor bir süre. Sonra kafasını kaldırmadan ve bana bakmadan;


"Ülkeyi kim yönetiyor?" diye soruyor.
"Turgut Özal" diyorum.
"Hım" deyip defterine yeni notlar alıyor. "Peki, bugün günlerden ne?" diye soruyor.
"16 Kasım, cumartesi" diyorum.
"Hangi yıldayız?" diye soruyor.
"1985" diyorum.
"Hım" diyerek not almaya devam ediyor. "Bu yıla dair hatırladığın net bir anı var mı?"
"Evet" diyorum, "Cemal Reşit Rey öldü yakın zamanda."
"Anlıyorum" diyerek not almaya devam ediyor. "Bugün Çarşamba, 6 Mayıs 2020 yılındayız Basri Bey. Siz
buraya yedi yıl önce geldiniz, bir psikiyatri kliniğinden doktor arkadaşım sizin için ayarlamıştı burayı. Pek
konuşkan bir tip değildiniz o zamanlar, bunların hiçbirini hatırlamıyor musunuz?"
"Hayır, ben bir ay önce buraya geldim. Ayrıca bir ay önce buraya gelmeden evvel ben 35 yaşındaydım,
aniden burada gözlerimi açtım. Bana verdikleri ilaçlardan mıdır nedir bilemiyorum, vücuduma hakim
olamıyorum zaten, sürekli altıma işeyip duruyorum."


"Siz hiç ilaç almıyorsunuz ki Basri Bey" dedi doktor.
"Koyuyordur bu deyyus Hidayet denen. Dövüyor zaten beni doktor bey, bir tek beni değil, herkesi
dövüyor bu."


"Şaşırmış işte sayın doktor" diye söze girdi müdür Doğan.

Odama dönebileceğimi söylediler. Hidayet beni kolumdan tutup odadan çıkarttı. Sol kolumu öyle bir sıktı
ki acıdan neredeyse nefesim kesiliyordu. Kapıdan çıktıktan sonra beni duvara yaslayarak boğazımı sıktı,
gözlerimin içine baktıktan sonra hiçbir şey demeden yürüyüp gitti. Bacaklarım titriyordu, yine altıma
işediğimi hissettim. Odama doğru yürümeye başladım. Hızlı hareket edemiyordum. Odamın olduğu
koridora geldiğimde, karşıdan gelen bir huzurevi sakinini gördüm. Bastonuyla o da benim gibi yavaş
hareket ediyor. Nereden geldiğini anlamadığım bir sinir patlaması yaşamaya başladım. Adam tam
yanımdan geçerken sağ elimi kaldırıp var gücümle adamın suratına salladım. Kulağının tam altında
patladı yumruk. Adam acı içinde bir ses çıkarıp yere yığıldı. Bastonu yan tarafına fırladı. Yavaş
hareketlerle gidip bastonunu yerden kaldırdım. İhtiyar doğrulmaya çalışıyordu, arkasından sokulup var
gücümle bastonu vücudunun rastgele yerlerine indirmeye başladım. Altıncı kez bastonu adamın
vücuduna vurduktan sonra "merhamet et" diye yalvardı adam. Koridorun sonunda Hidayet bizi izliyordu,
hiç karışmadı. Adamı orada öylece bırakıp odama yürüdüm. Sinirim geçmişti. Yatağıma uzandım. Çişli
elbiselerimi çıkartmaya tenezzül dahi etmedim. Uykuya ihtiyacım vardı.

Ertesi sabaha kadar uyumuşum. Bu sefer rüyamda, sıkı bir ormanın ortasında büyük ve yuvarlak bir
çimlik alandaydık. Bir adet büyük gürgen ağacıyla başka bir adet büyük kayın ağacı, etrafları sarmaşıkla
çevrilmiş bir ringde kavga ediyorlardı. Ben gül ağacından yapılmış bir masada dövüşü izliyordum.
Hakemdim, yanımda başka hakemler de vardı. Bir tane dişi geyik hemen benim yanımda oturuyordu.
Onun yanında Stalin vardı, arada dik dik bana bakıyordu. Stalin'in yanında büyük bir gergedan
oturuyordu, onun yanında masanın üzerinde bir sümüklü böcek vardı. Kayın, kavgayı önde götürüyordu;
böyle giderse gürgen, maçı belli, kaybedecek. Dövüşün sonunu göremeden Hidayet'in tekmesiyle
uyandırılıyorum.


"Artık ilaç içecekmişsin sabahları" diyor. "Senin deli olduğunu hep söylüyordum zaten."
İlaçları alıyorum, biraz suyla yutuyorum. Hidayet gidiyor, kahvaltıyı hazırlayıp birazdan herkesi
toplayacak. Biraz daha kestirmeye çalışıyorum ama nafile. Buradan kaçmak zorundayım.

Dört ay geçti. Artık eylül ayındayız. Huzursuzluk Evi koydum adını buranın. Dört aydır sürekli gözlem
halindeyim. İlaçların etkisi midir nedir bilmiyorum, ilk başlarda çok yoğun titreme krizlerim vardı fakat
hepsi geçti. Ani giren kramplardan da kurtuldum. Mesane sorunu hâlâ devam ediyor ama kontrol altında
tutabiliyorum artık. Günün büyük bir bölümünü salonda süslü Ayşenur, tarihçi Fatih ve eski hakim Lütfü
ile çeşitli kağıt oyunları oynayarak geçiriyoruz. Oda arkadaşım olan tarihçi Fatih'e bir sefer kaçmak
istediğimden bahsettim. İsterse bana katılabileceğini söyledim ama onu nereye giderse gitsin devletin
izleyeceğinden ve asla bir yere kaçamayacağından bahsetti bana. Ben de başka kimseye bu plandan
bahsetmemeye karar verdim. Kaçış planını kendim yapmalıydım.

Dört aylık süre içinde Huzursuzluk Evi'nin bütün odalarını, koridorlarını ve kapılarını hafızama kazıdım.
Kim giriyor, kim çıkıyor; bütün ritüelleri ezberledim. Son üç aydır müdür Doğan bir çocuk kreşi ile
anlaşmış, iki haftada bir öğretmenleri eşliğinde bir grup çocuk gelip bizi ziyaret ediyordu. Onun dışında
her gün saat öğleden önce 11 ile akşam üzeri 5'te dışarıdan bir şirket bize yemek getiriyordu. Bu
zamanlar haricince Huzursuzluk Evi'nin kapıları sadece müdür Doğan'ın girip çıkması için açılıyordu.
Geceleri neler olduğuna dair bir fikrim yok, çünkü aldığım ilaçlar yüzünden geceleri uyumaya mecburum.
Kaçmak için en uygun an, yemeklerin gelip kapının açık kaldığı aralık. Aslında bahçe duvarları o kadar
yüksek değil fakat benim tırmanma ihtimalim yok. Kimseye görünmeden kapıdan gideceğim ve bu lanet
yere bir daha asla dönmeyeceğim.

Bugün kreş çocuklarının bizi ziyaret günü, Hidayet'e hasta olduğumu bahane ederek odama kaçtım.
Yanıma almam gereken tek tük eşya var, hepsi bir poşete dahi sığıyor. Ne kimliğim ne başka bir şeyim
var. Hiçbiri önemli değil. Sadece buradan gidebilsem yeter, ne parayı ne başka bir şeyi düşünüyorum.
Ölsem dahi umurumda olmaz, dışarıda benim 35 yaşımda olduğuma inandırabileceğim birini bulursam
bana yardımcı olacaktır. Huzursuzluk Evi'nin gerçeklerini birine dahi anlatsam eminim insanlık namına
bana yardımcı olur. Saat 11, şu an yemek arabası yanaşmış olmalı. Buraya geldiğim günden beri bu
kadar heyecanlandığım tek bir an var; yaşlı moruğu kendi bastonuyla dövdüğüm an. En az o kadar
heyecanlıyım şu an. Bu yolun kafamda bin kez canlandırmasını yaptım, sadece hareket etmem
gerekiyor. Yavaş bir şekilde odanın kapısını açıp çıkıyorum, önce sağa sonra sola döneceğim. Ortak
salonun kenarından mutfağa doğru geçip kimseye görünmeden son koridora ulaştıktan sonra müdürün

odasının kenarından bahçeye çıkacağım. Plan buraya kadar saat gibi işledi. Hiç kimse beni görmedi ve
evet yemek arabası gelmiş, düz olarak yanaşmış, yan tarafının kapısı açık. Demek ki görevli çocuk
içeriye yemekleri taşıyor. Fırsat bu fırsat diyerek hiç etrafıma bakmadan acele bir şekilde ilerliyorum.
Tam arabanın yanından geçerken duruyorum. Sanki biri beni izliyormuş gibi hissediyorum. Kafamı
çevirip arkaya bakıyorum, gerçekten biri beni izliyor. Bastonuyla dövdüğüm adam, pencerede durmuş
bana bakıyor, başka hiçbir hareket yapmıyor. Başka kimse yok, umursamıyorum, sokağa çıktıktan
sonrası basit, normal bir insan gibi yürüyerek yoluma gideceğim. Tam arabanın arkasına geldiğim
esnada iki bacağıma birden ani bir kramp giriyor. Dilim tamamen tutulmuş bir şekilde yere yığılıyorum. İki
bacağım birden çok şiddetli bir şekilde kasılıyor, uzun zamandır hiç kramp girmediği için bu hissi
tamamen unutmuşum, canım çok yanıyor ama tek bir ses dahi çıkartamıyorum. Kalkmaya yelteniyorum
ama imkanı yok. Birinden yardım istemek zorundayım fakat etrafta kimse yok. Acaba bastonlu ihtiyar
benim düştüğümü gördü mü? Gördüyse umarım birilerine söylemiştir diye düşünüyorum. Tam o esnada
yemek taşıyan çocuğun arabaya döndüğünü, dün geceden kalan tencereleri arabanın yanına attığını ve
ardından kapıyı kapatıp kendi kapısını açtığını duyuyorum. Beni görmemiş olması imkansız, hemen
arabanın arkasında yerde yatıyorum boylu boyunca. Kendi kapısını da kapatıyor yemekçi çocuk. Arabayı
çalıştırıyor. Son bir gayretle yerde sürünüp beni aynadan görmesini sağlamak için bir hamle yapıyorum,
tekerin hizasının yarısına kadar kendimi, kıvranarak çıkartıyorum. Çocuk arabayı geri vitese takıyor ve
benim olduğum yerin tam aksi aynaya bakıyor. Bağırmak istiyorum fakat sesim çıkmıyor. Araba geri geri
gelerek tam sırtımın üzerinden geçiyor ve beni çiğniyor. Son hatırladıklarım bunlar.

Gözümü açtığımda hiç bilmediğim bir odadayım. Sağ ve sol yanımda başka insanlar var gibi
hissediyorum fakat kafamı kıpırdatamıyorum. Sadece gözlerimi oynatabiliyorum. Bir doktor gelip
gözlerime ışık tutuyor. "Felç geçirdiniz," diyor, "iki gündür buradasınız ve uyuyorsunuz, birkaç ufak
kırığınız var fakat omuriliğiniz ciddi zedelendi. Beni anlayabiliyorsanız gözlerini iki kere kırpın." diyor. Üç
kez kırpıyorum gözlerimi...