woman-4599055_1280.png

İSVİÇRE ÇAKISI

Merve Dalçık

Karıncalar nasıl bu kadar sistematik çalışabiliyor? Boylarının bilmem kaç katı çekirdek kabuğunu Seyit
onbaşının mermisi gibi sırtlanmışlar. Süpürgeyi bırakmış yaklaşık bir on dakika tefekkür etmiştim.
Sonra işlere devam tabi… Bulaşık dünkü sinema gününden kalan kuruyemiş pisliğini temizleme.
Türkiye’deki kadınların her sabah yaptığı rutinin sadece bir parçasıydım. Google haritaların bir gün
kadrajına takılacak olursam yıllar sonra camda sofra bezi silkeleyen donmuş kadın siluetimi hatıra
olarak bırakacağım gelecek neslime. Fakat; bu düzenin parçası olmaya pek niyetim yoktu okuyup
kendimi bu döngüden kurtaracaktım. Onun için yıllar önce bıraktığım okuluma devam ediyordum.
Üniversite son sınıftım. Tüm bu koşuşturmacaya bir çocuk, bir üniversite, her gün düzenli olarak yazı
yazma rutinimi de sıkıştırmıştım. Olsun nasıl olsa bir gün bir şey olacak. Bu emeklerim meyvesini
verecekti, bir gün bir mucize…Tüm bunları düşünürken eşim içeriden seslendi ‘’Gülibik çaaaay ‘’… çay
getirir misin? Demesine gerek çoktu Ç dese anlardım. Zeki kadındım vesselam. Tüm ev işleri bitirmiş
artık kendimi dışarı atmak için bir bahane arıyordum. İçim deniz çekiyordu bir vapur sefası, evde
demlenmeyen benim doldurmadığım bir bardak çay. Bir çılgınlık yapıp evdekilere söylemeden aldım
çantamı dalıverdim emektar kadınların, anaların bacıların şehri İstanbul’a. Böyle görüyordum
İstanbul’u bir kadını hemen anlıyordum pardösüsü eşarp bağlayışı eski bez çantasına sıkıştırılmış
yedek kıyafetiyle bir gündelikçimi, yoksa yaşı kemale ermiş fakat mesaisi hala bitmeyen torun bakan
bir ninemi, ucuz topuklu ayakkabısı dar trikosu solmuş teniyle her gün fazladan üç beş kuruş için
patronuyla beraber kepenk indiren bir konfeksiyon kızımı, bir bakışta anlıyordum. Bu Şehir adamı
Sharlock’tan hallice yapıyordu. Kozmopolit kelimesinin Büyüğünün hakkını Amerika, küçüğünün ise
İSTANBUL veriyordu. Vapura binerken fark ettim ki telefonumu yanıma almamıştım. Hay aksi! İyice
meraklanacaklardı şimdi. Neyse yaparım açıklamasını yapmasına ya bizim hâkim bey kabul eder mi
orası bilinmez. Tek ayağımı attım vapura, diğerini atmamla dışarıda yer kapmak için depar atmam bir
oldu. Ee bu şehrin kadınlarının gözü açık olmalı. Sonradan fark ettim ki benden başka kimse
koşmuyor. Hayretle otururken yağmur damlaları alnıma birer birer kondu. Bir akıllının ben olmadığını
ne zaman öğrenecektim. ‘’Ahh! Gülbahar aklın hep kötülüğe…’’ derdi bizim evdeki hâkim bey vallahi
yalan değil. Ne yapalım oturacaktık artık. Alaycı üç beş göze pabuç bırakmayacak kadar da
gururluyumdur. Girmeyeceğim içeri hem belki canım ıslanmak istiyordur? Nerden bilecekler. Haklı bir
kibir vardır bu şehrin kadınlarında kirasını zor denkleştiren evin erkeğine son ana kadar göstermez
zulasını ay başı geldi mi en büyük destek üç beş kuruşla evin hanımından gelir. Gerçi bizim hâkim bey
teşekkür etmeyi sevmez. ‘’Kimin parasıyla kime yardım ediyorsun? ‘’der. Olsun. Beni içten içe takdir
ettiğini bilirim. Erkekler yiğitliklerine leke sürdürmez. Tüm bunları yazmaya niyetlenip gözlem ağı
kurmuşken, yanıma bir grup genç geldi yağmura aldırmadan fotoğraf çekiyorlar, daha sonra çektikleri
fotoğrafa dakikalarca bakıyorlardı. İçlerinden üşüdüğü her halinden belli, soğuktan rengi kaçmış,
fönlü saçlı kız; ‘’güzel çıkmamışım’’ dedi. Zaten mevsimi olmayan ceketinin birde önünü açtı. İçine
beyaz, tişört demeye bin şahit istenilen bir bluz giymişti. Belli ki renklilerle beyazları ayırmayı
bilmiyordu. Bu düşünce sebepsizce canımı sıktı oradan ayırdım bakışlarımı derken; öteki çocuk
‘’silme!’’ diye sesini yükseltti. ‘’Anı kalsın’’. Bu vapur seyahatinin bir anısı olmalıydı olmasına da
yağmuru denizden toplayan koyu gri bulutlara, vapuru kırbaçlayan dalgalara, solmuş betonuyla
ihtişamını hala yitirmeyen Galata’ya, İstanbul’un mütevazi ve fantastik devi Ayasofya’ya
Süleymaniye’ye bakmıyorlardı ki. Hepsi karşımızdaydı. Ama onlar birbirlerini küçük ekrana sığdırma
yarışına girmişlerdi. ‘’Anı kalmalı!’’ bu söz kafama takıldı. Haklılardı bir bakıma, anı kalmalıydı. Benim
için de bu vapura binmek yorgun geçirdiğim bu son haftaya başkaldırıydı. Bir arınma… İstanbul’u
zihnimle yeniden fetİh etme günüydü. Bunun da bir anısı olmalıydı. Çocuk evde en son ne yapıyordu?
Suluboya. Hemen Eminönü’ne gidip güzel bir suluboya ve kanson resim defteri alacaktım. Bir gemi
çizecektim, dışarıdan boş gibi görünüyor ama herkes içeride yağmur yüzünden birbirine sığınmış.
Geminin bir ucunda ben varım. Dışarıdayım, ıslanıyorum, zihnimin ateşini söndürüyorum. Bu şehirde
kadın olmak böyle yanmaktır. Derdi, tasası bitmeyen kadınların zihinlerindeki ateş hiç sönmez.

Kafamdakiler ağırlık yapmış olacak ki, gemi benim olduğum tarafa doğru yatacaktı. Çizecektim bunu.
Koşturmacalarıma bir yenisini daha eklemiştim. İstanbul’un böyle kadınları da vardı İsviçre çakısı gibi.

İSVİÇRE ÇAKISI- Merve Dalçık

  • Facebook
  • Twitter
  • Beyaz Instagram Simge