hfsnjx.png
  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest

LEŞ PAZARI 
Aleyna Şengöz

“İnsan acı çektikçe büyüyor, acı çektikçe olgunlaşıyordu ve ne yazık ki doğanın
değişmez bir kuralıydı olgunlaşan her şeyin aynı zamanda çürümesi.”
Şizofreni Yalnız Oynanmaz, Rahmi Vidinlioğlu


Üzerime binmiş ayaklar var, asfaltımı eskiten ayaklar. O ayaklar ayakkabıları da
eskitiyor gerçi. İnsan böyle bir bıkkınlıkla yürürse, hangi ayakkabı dayanır ona
bilmiyorum. Ben şayet ayakkabı olsaydım, hemen salıverirdim tabanımı. Ucuz
yahut pahalı fark etmeden... Beni hor kullanmasına içerlenirdim öncelikle, hak
edilmeyen muameleyi göz ardı etmemek lazım.


Bu ayaklar bir farklı, bu ayaklar aceleci. Eğri büğrü vaziyetime ne denli yorucu
ve zahmetli gelse de... Ayakları yola sürtmek çocuk işidir, şımarıklık ibaresidir.
Çalışan insanların o sürtünmeye dahi yoktur zamanları, bilirim. Bu insanımızın
acelesi olsa da, şımarık diyemeyeceğim fakat öfkeli bir yanı var. Benimle ne
derdi var, anlayabilmiş değilim.


Sigarayı topuğuyla üzerimde ezdikten sonra, apartmanın girişinde duraksıyor bu
insan. Üzerime düşmüş, ne idüğü belirsiz, çürümüş bir meyveye takılıyor
bakışları. Rengi karamele çalan, ezik büzük bir meyve. Asfaltım o kadar sık ki,
toprağa karışmaktan da aciz kalmış. İnsan, tepesindeki kör sineklere aldırmadan
öylece izliyor o meyveyi. Ne tuhaf bir mahlukat, diye düşünmeden
edemiyorum.


Ne gördü? Ne buldu? Ne anladı o meyveden de, meyve aklını aldı. Aklı taktı
peşine, götürdü izbelere... Ne yaptı o meyve?


Kafasını kaşıyor insan. “Saç diplerim ağrıyor. Ne garip, ben bu çürümeyi
evveliyatta görmüştüm. Tanıyorum bu meyveyi.” Diyor, sanırım söyleniyor.
Meyve dikeliyor. İnsan donakalıyor. Bir süreliğine duraksıyorlar ve bana bu,
sıcağın altında eriyen asfaltıma sonsuzluk gibi geliyor. Meyve boğazını
temizliyor. “Nasılsın?” İnsan şaşkınlıktan aklını yitirecek eşiğe varmış gibi
görünse de, alışıkmış gibi üslubunu bozmadan yanıtlıyor meyveyi. “İyi olmaya
çalışıyoruz işte, seni sormalı?”


Meyve bozuk çıkan sesiyle anlamsız bir kahkaha patlatıyor. “Oradan çok yaşlı
görünüyorum değil mi? Halbuki değil, ben var olalı yıl bile olmamıştır.” İnsan
kızarıp bozarıyor. “Ben seni yaşlı görmemiştim ki.” Meyve, sesinde düşünceli bir
tonla, insana biraz daha yaklaşıyor, yuvarlanarak. “Biliyorum, biliyorum. Ancak
tanınmaz haldeyim, öyle değil mi? Zaman bana öyle çabuk akıyor ki, kim

olduğumu bile unuttun. Oysa birkaç gün öncesine kadar, beni görenler
ağızlarındaki suyu toplayamazdı.” Derin bir iç çekiyor meyve.

 

İnsan merdivene çöküp oturuyor. “Böyle düşünme bak, orta yaş bunalımı içinde
olabilirsin. Bu kendine zarar vermektir bildiğin. Sonuçta her şeyin bir zamanı
var, öyle değil mi? Yanlış mıyım? Sadece kabullenmek gerekir.”


Meyve yuvarlanıyor, yuvarlanıyor ve başı merdivene değince duruyor.
“Kabullenmek o kadar zor ki... İnsanlar niçin yaşayamıyor sanıyorsun? Onlara
göre içinde bulundukları zaman o kadar kötü geçiyor ki, ya evveline dönsünler
ya da gün bitsin de hemen sabah olsun istiyorlar. Onlarda çürümek de yok,
biliyor musun? Buruşmayı büyümek sanıyorlar. Oysa yaşamadan etmeden,
zaman çer çöpe karışıp gitmiş, ellerinde bir tek gazete eklerindeki bulmacalar ve
boktan yazlıkları kalmış. Ne saçma, öyle değil mi? Zaman, ortaçağdaki tuz kadar
değerli. Bu durumda ben insanları böbrek hastası olarak görüyorum. Tuz
ekmeyi düşlemek var, koyulan sınırları kırmadan, kabuklarında yaşamak var ve
hepsi bu...”


Meyve ağır ağır eski yerine yuvarlanıyor. “Kabukmuş! Peh! Fıstığı da hiç
sevmem. Benim cildim yumuşacık, pürüzsüzdür. Bakma sen böyle pörsümesine.
Yakında toprak olacağım, torun torbaya karışacağım. Dallara budaklara
kavuşacağım. Gökyüzüne uzanacağım. Allah nasip kısmet ederse, bir sürü
torunum olsun istiyorum.”


İnsan oturduğu merdivenden kalkıyor. “İnşallah...” Sonra hiçbir şey olmamış
gibi anahtarıyla kapıyı açıp, girişte gözden kayboluyor.


Ortalık sakinleşiyor, kör sinekler giderek artıyor. Meyveye sesimi duyurmak
istiyorum. “İsmin neydi senin?”


“Ne önemi var ki?” diyor. Güneşe dönük, öylece yatıyor. “Ben benlikten
çıkmışım, ismim yalnızca nahif anılarımın yanına yakışır kalmış. Bu halim
bambaşka benim.”


“Sen bana Abbas de. Hem yassılaştım biliyorsun, zamanla ufalanan çakıllara,
seramik parçalarına benzedim iyice.”