wdvs.png

LÖKÜS HAYAT
Hüseyin Özübek

  • Twitter
  • Gri LinkedIn Simge
  • Facebook
  • Pinterest

Anadolu'nun merkeze uzak köyleri var her yerde. Bu köylerde mahrumiyet çok
fazladır. İmkanlar haddinden fazla kısıtlıdır. Bunları benden çok daha iyi bileniniz ve
yaşayanınız vardır. Şayet bizim köyümüz de merkeze uzaktı. Kış aylarında iki üç metreyi
bulan kar, yollarımızı kapatır; bir iki ay dış dünya ile bağlantımız kopardı. Ancak uzun kış
gecelerinde kasavetli günler bitmek bilmez, eş dost toplanıp zifiri karanlıkları aydınlatmaya
çalışırdık. O yıllar bir lokma ekmeğin değerli olduğu, paylaşmanın, dostluğun altın çağını
yaşadığı günlerdendi. Hemen hemen herkes fakirdi. Bakkala gelen öteberi çeşidi çok azdı:
Çay, şeker ve yağ! Bazen de birkaç çikolata ve en çok yolunu gözlediğimiz, biz çocukların
çok sevdiği helva olurdu. Ekmek arası helva herkesin kursağından geçmezdi, herkes
bulamazdı. O yıllar yokluk yıllarıydı ama kadir kıymet bilinen, büyük küçük sayılan ve
sevilen zamanlardı. O yıllar yirminci yüzyıldan önceki dönemlerdi!


Elektrik bir giderdi, bir daha gelmezdi. Elektrik direkleri ve telleri zaten emanetti. Deli
bir boran, hırçın bir fırtına çıkana kalmadan gitmeye hazırdı. Zaten evlere yeni yeni giren
renkli televizyon da bu şekilde kapanmaya mahkûm olurdu. Biz çocuklar için sihirli bir
dünyaydı o zaman, televizyon. Dört gözle beklerdik, acıklı filmleri; rengarenk dizileri. Ama
elektrik bunun burası, hep en heyecanlı yerinde giderdi. Dedim ya mahrumiyet bölgesi diye!
Böylesi uzun kış gecelerinde ışığına hasret kalırdık. Gaz lambası olurdu çoğu evde
ama kendini bile ışıtmazdı çoğu zaman. Gaz lambalı evler çokça fakirdi. Bizde de gaz lambası
vardı. Köyde imamın, öğretmenin ve muhtarın evinden güçlü ışık görüntüleri gelirdi, uzun
gecelerde. Çünkü onlarda löküs bulunurdu. Evlerin içine sığmayan ışık, karanlık sokakları
pencereden aydınlatırdı. Göz kamaştırıcı bir aydınlık! Çocukluk ya bizim de gözümüzü alır,
her akşam o evlerden birine gitmek isterdik. Ama çoğu zaman dedemin yanına giderdik biz.
Dedem Almancıydı. 1960 yılında Almanya’ya gitmişti. Çoğu Türk’ün yaşadığını oralarda
yaşamış, memleket acısı yanına kar kalmıştı. Hiçbir kazanç elde edememiş, üstelik cebinden
yemişti. Yol parasını memleketten istemiş ve geri gelmişti. Şimdi beli bükülmüş, yılların
yorgunluğuyla iki büklüm olmuştu.


Dedemin evi, bizim eve yakındı. Ben de arkadaşım Erdal ile bu solgun ışığı seçerdik.
Çoğu zaman da gaz lambasının titrek ışığında bizi karşılardı, geldiğimiz için yüzü
aydınlanırdı. Bizim için lüks yaşantı bu olsa gerekti! Bu titrek ve cılız ışıkta hikayeler,
masallar ve hayatın izlerini taşıyan anılar vardı. Anlatırdı, dedem. Çok çok eski günleri,
Rumları, Türkleri anlatırdı. İç içe yaşadıkları o kozmopolit yapıyı, insanların dostluğunu
anlatırdı. Her defasında hikayelerin peşinden sürüklerdi bizi. O günlere götürür, içimizdeki
kasaveti ve karanlığı alırdı. Zaman zaman gaz lambasının titrek ışığı iyice azalır, filtresini
yukarı kaldırırdı dedem. Tarihi ve dini kitaplar okurdu. Çevresinde okuma yazma bilmeyen
insan çoktu ama dedemin bin sayfalık kitapları vardı ve bize okurdu. Löküslü evler gibi
ışığımız yoktu ama gönlümüzü her zaman aydınlatırdı, dedem. Arkadaşım Erdal da iyi
dinleyiciydi. Sürekli sorular sorardı dedeme. Bu da dedemin hoşuna giderdi.

Karanlıktı köy; çoğu köylerde olduğu gibi, geceleri zifiri karanlık. Güneş, gökyüzünün
derin mavililerinde kaybolduğu zaman hükmünü kaybederdi. Geceyi aydınlatan bir tutam
mutluluktu bizim için, her şeyden daha kıymetli olan zamandı; çocukluğumuzdu! Hayatımızın
en güzel yılları akıp gidiyor; bizleri birbirimizden, titrek gaz lambasının ışığından
koparıyordu. O eski günler şimdi bir hayal gibi! Her şeyimiz var, evimizin içi ışıklarla, renkli
renkli lambalarla dolu. Hatta sokak lambaları var. Gece hükmünü kaybetti artık. Şehirler,
köyler ne gaz lambasına kaldı ne de löküse. Şimdi her yer aydınlık ama gönüllerimiz karanlık!
Eskiden küçük mutluluklar bizleri gökyüzünde gezdirirdi. Şimdi ise büyük mutluluklar
elimizin tersiyle itiliyor, yüreğimizi mutmain etmiyor.


Dedemin yılları, köyümüz, arkadaşım Erdal geçip gitti. Erdal şehit oldu puslu bir kış
gecesinde. Zaman onun için ölümsüzleşti belki de! Ben onu çok özlüyorum bazen.
Zannettiğimiz ‘Löküs Hayat’ bile bitiyor, her şey hükmünü yitiriyor. Yaşlanıyor, bir bir
ölüyoruz. Sevdiklerimiz, dostlarımız gidiyor. Geri dönülmez bir yola çıkmıştır yolculuğumuz.
Saatlerin hızına yetişemediğimiz bir vakte geldik artık: 1990’lar, 1980’ler, 1970’ler; zaman
şimdi çok hızlı. Bizler ise çok yorulduk ve mağlup olduk zamanı yakalayamamaktan… Biz
biz olmaktan çıktık, nereye gidiyoruz sevgili okur?

© Copyright