1 (1).jpg

Melanie Klein’ın Haset ve Şükran Adlı Eserine Eleştirel Bir Bakış

Gamze Yüksel

Freud sonrası psikanalizin önemli isimlerinden Melanie Klein, Haset ve Şükran adlı eserinde
hasedin nasıl bir libidinal arzu içerisinden geçtiğini gösterir. Hasedin yıkıcı itkilerin oral-sadist
ve anal-sadist bir ifadesi olduğunu ve yaşamın başından beri etkili olan bu tavrın aynı zamanda
bünyesel bir temele dayandığını ortaya koyar. Haset ve kıskançlık genelde birbiriyle
karıştırılmaktadır. Şahsi fikrim günlük hayatta kıskançlık denilen birçok durumun aslında haset
olduğu yönünde. Haset iki kişi arasındadır ve kişinin arzu duyduğu nesne onda değil, başka
birindedir. Temel düşünce, neden onda ve neden onda olan o şey ona haz vermektedir.
Başkasında olan bu arzu duyulan nesnenin ona verdiği hazzın sonucunda kişi kızgınlık duyar.
Bu kızgınlık masumane değil, yıkıcı, bozucu, kirletici itkiler taşır. Dolayısıyla hasette “özne” bir
kişiyle ilgilidir. Kıskançlıkta da durum iki kişiyle değil, üç kişiyle sınırlıdır. Özne, nesne (başka
bir kişi ve ona karşı duyulan sevgi) ve bir kişi daha vardır. Sevgi duyulan kişi dışındaki kişi yani
rakibi, öznenin sahip olduğu nesneyi ya ondan alıp koparmıştır ya da ondan almaya yönelik
bir düşüncesi veya eylemi olduğu düşüncesine sahiptir. Dolayısıyla tehlikenin olması bile başlı
başına kıskançlık için yeterlidir. Çocuk analizinin ve aynı zamanda İngiliz "nesne ilişkileri"
okulunun kurucusu olan Melanie Klein insan doğasının saldırgan yönüne özel bir önem
atfeder. Ona göre, "nesnenin hasetle bozulması" demek olan paranoid-şizoid konumun sözel
dünyasını bilince açmak ancak bilinç dışının dilini bilince tercüme etmek sayesinde
gerçekleşebilir. Fakat bunun için de kendi bilinçli dünyamızın sözcüklerini kullanmamız gerekir.
Dolayısıyla Klein açısından yıkıcı itkileri, haseti ve açgözlülüğü hafifleten etken, haz ve bunun
yol açtığı şükrandır. Zira Kleincı psikanalizde nesne ilişkilerinin gelişimsel sürecinin ortaya
çıkardığı içgüdüsel davranış kalıpları, kendilerine vücut veren fantazmatik içsel nesnelerin
doğal sonucudur. İçsel nesneler içselleştirilmiş nesnelerdir. İçsel nesneleri biz Freud’ün
çalışmalarında görsek de onu bugünkü anlamıyla kavramsallaştıran ve kuramsallaştıran
Klein’dir. Nesne her şeyden önce özne için bireysel duygusal anlamı olan şeydir, duygusal
deneyimin tümüdür. Bronstein bu anlamda içsel nesneleri anlamak için bu kavramın geçtiği ilk
yere, Freud’ün metinlerine dönmeyi teklif etmektedir. Nesne dürtü konseptinde ilk karşımıza
çıkar, içgüdünün hedefi olarak nesneden bahsediyoruz. Nesne dürtünün tatmin nesnesidir.
Burada önemli nokta dürtü ve nesne arasında asli bir bağ yok. Bu şu demektir, dürtünün cinsel
yönelimi nesneden bağımsız olarak ona yönelmiştir. Zaten nesne Freud’ün perspektifinde

nesne dürtünün ekonomisi, yönü, şiddeti gibi bileşenlerindendir. Freud 1914’te “Narsizm
Üzerine- Giriş” metninde egonun libidinal arzuların nesnesine dönüştüğünü söylemektedir.
Burada Freud bireylerin nasıl da sevgi nesnelerini kendi modelleri üzerine kurduklarını
anlatmaktadır. Burada ego hem bir aygıt hem bir nesne olarak tanımlanmaktadır. Ama “yas ve
melankoli” isimli çalışmasında alışagelinen dürtü üzerine fokuslanan bakışı bu sefer daha çok
nesneye dönmüş bulunmaktadır. Bu tez tam da Klein’i etkileyen noktadır.

Freud Yas ve
Melankoli’de vurguladığı diğer nokta yas hallerinde özdeşleşme-identifikasyondan bahseder.
Ego yastan eziyet çeker, çünkü dünya fakirleşmiş ve boşalmıştır. Burada sevilen nesne
kaybedilmiştir. Melankolide görülen kendi suçlama aslında içselleştirilmiş sevilen nesneye
yönelik suçlamadır. Freud bu özdeşleşmeyi fiziki içe alma-sindirme ani oral dönemin mental
bir süreci olarak introjeksiyon olarak ele alır. Aynı zamanda regresyonun hangi evrede
fiksasyon olduğuna işaret eden de bir nokta: oral dönem. Bu özdeşleşme aynı zamanda
bağlanmanın da ilk formudur. İşte buradaki kavramsallaştırma Klein’in düşüncesindeki ana
çizgilere de işaret eder. Bahsi geçen “nesneden” anlaşılması gereken sadece gerçek dış
nesne veya algılanan nesne değil, aynı zamanda egonun özdeşmesi olarak nesnedir. Bu
sebeple denebilir ki içselleştirme zihni organize etmede yapısal rolü vardır. Bu sebeple
melankolide suçlanan nesne içselleştirildiği için kendini suçlamaya dönüşmüştür.Kleinci
nesnenin ego yapısı üzerindeki temel etkisi Freudyen teoriden alınmıştır ama “nesne” nosyonu
ve üzerine inşa edilen kuram daha da ileri götürülmüştür. Buradaki önemli noktalar arkaik
dönem düşünsel faaliyetler ve egonun kaygıyla baş etme kapasitesi, ölüm ve yaşam dürtüleri
(tabii ki burada içgüdü kapsamında düşünülmelidir. Yani Freudyen bakıştaki gibi bileşenlere
ayrılanlar olarak değil, bir bütün yapı olarak var olandan bahsediyoruz), egonun geliştirdiği
savunma mekanizmaları, doğum öncesi fanteziler (bunlar sonradan bilinç dışının da parçası
olarak kalacak) ve paranoid-şizoid ve depresif konumları içerir.Klein’nin kuramında da bebek
kendisinden kaynaklanan libido ve agresyonu nesneye yükler. Bu nesneye ilk yatırım da
sayılır. Sonra yansıtmayla yatırım yapılmış nesne içselleştirilir-introjection. Bebek ilk haz evresi
oral dönemde ağızdan alındığı gibi ağzı üzerinden dünyayı da fantezi dünyasında içselleştirilir.
“Normallikte” bebeği doyuran ilk kısmi nesne olan meme ilk içselleştirilmiş nesnedir.Klein
teorisine göre temel olan dış dünyadaki nesneyle olan ilk ilişkimizdir. Bu nesnenin tümü değil,
kısmidir; memedir. Bebek memenin verdiği sütü ve memenin kendisini içine alır. Bu dil öncesi
evredir. Memeyle kurulan ilişkiler de dil öncesi baskın süreçler ve fantazmların olduğu
dönemdir. Bu içselleştirilmiş memenin ve bu memeyle kurulan ilişkinin niteliği, bu memenin
iyilik durumu iyi, seven annenin öncül temsil ve niteliklerini taşır. Bu temel ilişki de öznenin
umut, güven, ve iyiliğe inanç, güvenin temeli ve hatta yaratıcılığın öncüldür. Bu içsel nesnenin
prototipi aynı zamanda doğumundan itibaren sahnede olan ölüm içgüdüsüne karşı egonu
destekleyecek yaşam içgüdüsü güdümünde introjekte edilecek. Bu içselleştirme denilen süreç
aslında yeniden içselleştirme sürecidir. Çünkü bebek kendi olanı nesneye yansıtır ondan sonra
içselleştirir. Böylelikle içselleştirilen sadece iyi nesne değil, bebeğin kendisiyle getirdiği
agresyon ve açığa çıkmış agresyon potansiyeli nesneye yansıtılarak içselleştirilme sürecidir.
Böylelikle egonun yapısında temel işlevi olacak ilk kısmı nesnenin kötü yanları da
içselleştirilmiş olacak. Not etmek lazım ki bu kısmi nesneler bebeğin yaşamının ilk, kaotik ve
dezorganize olduğu dönemde yani kabaca ilk 6 aydır. Bu da Kleinyen kuramda paranoid-şizoid
konumdur. Bu evrede meme ilk kısmı nesne yarılmıştır: Tümden iyi ve tümden kötü olarak. Bu
tümden kötü meme çocuğu aç bırakan, istediğinde orada olmayan memedir ama aynı
zamanda kendi agresyonunu yansıtıp içselleştirdiği nesnedir. Yani egonun diğer bileşeni de
kötü memeyle kurulan ilişki ve içselleştirilen kötü memedir de. Klein birçok metninde bazen
self, bazen birey olarak kullansa da ego bizim metinde Klein’in de genelde topolojideki yapısal
olan egodur. Yukarıda yazıldığı üzere egonun parçası olacak ilk kısmi nesnenin iyi yanının
yanı sıra kötü kısmı da egonun üzerindeki etki açıdan tamı değildir. Zira agresyon dürtü
bağlamının yanı sıra hostalite ve frustrisyon insan doğasının parçası olarak ölüm içgüdüsü de
temel işlev görmektedir. Ama eğer işleyen süreç patolojik olmazsa bebek ilk 6 aydan sonra
kötü ve iyi memenin aslında tek bir meme olduğunu farkına varacaktır. Bu yarma işlemi de
splitting olarak ilkel savunma mekanizması olarak bilinmektedir. Bebek memenin tek olduğunu
gerçekliğini fark edince depresif konuma geçmektedir. Bu hem de annenin bir bütün olarak
algılanması olacaktır. Bu sebeple aslında içselleştirilmiş nesnelerin çocukluğun iki temel figürü:

baba ve anne temelde ilk kısmi nesnenin izlerini taşımaktadırlar. Zira annesel ilişkinin niteliği
babasal ilişkinin niteliğini belirlediği üzere temelde memeyle kurulan ilişki tüm nesne ilişkilerin
prototipini oluşturmaktadır Kleinyen kuramda.Klein, nesne ilişkileri kuramının öncü ve
kurucularından sayılmaktadır. Bu bağlamda Freud zamanında ama Freud’ün
metapsikolojisindeki dürtü odaklanmasından neredeyse paradigmatik kayma yaşayarak ödip
dönemden preödip döneme odaklanmış ve dürtünün kendisinden onun hedefi olan nesnesine,
bilinçdışı nesnesine yönelmiştir(Burada Lacan’ın post-freudyenlere eleştirisinin anlamını da
görebiliriz). Klein insan “kaderini” ödip sürecinde çıkışla oluşan ruhsal aygıtın yapılanmasına
bağlayan Freüd’ün kuramını bir önceye, daha ilkel ve birincil(primer) süreçlerin eşiğinde
işleyen döneme inerek ödip’in kaderini preödipteki nesne ilişkileri üzerinden okumuştur. Klein’i
kuramı kabaca ilk bir seneye ve bunu da kaba taslak olarak ilk ve sonraki olacak şekilde iki 6
aya bölmüştür. Bu iki süre “konum” olarak tanımlanmış ve Freud’ün tanımladığı tüm
psikeseksüel gelişim aşaması bu iki konumda teleskopaj denen yapıda iç-içe geçmiş şekilde
bulunmaktadır. İlk konum (kabaca 6 ay) panaid-şizoid konumdur. Buradan daha önceki genel
psikolojiden bilgisinden gelen çağrışımlar; paranoiya ve şizofrenide tipik seyri olan hostilite
kuramsal zeminin bulacaktır. Nitekim Klein bu konumun tipik savunma mekanizmaları yarılma
ve yansıtmalı özdeşimi(Otto Kernberg yansıtmalı özdeşimi her zaman psikotik spekturumdaki
patolojilerin savunma mekanizması olduğu düşüncesine itiraz eder) bu konumun yapısal

özelliklerinden olan ilk nesnenin öncülü olan meme, kismi nesneyle olan ilişkideki paranoid-
şizoid süreçlerdeki mekanizmalar olarak tanımlamaktadır. Bu konumda eğer çocuk kendi

kalıtsal özellikleri dolayısıyla ya da annesel primer bakım dolayısıyla bir yoksunluk (ama
çocuğun kalıtsal kapasitesi kimi patolojik yoksunlukları telafi etmede de işe
yarayabilir) yaşarsa ilk kısmi nesne zulmedici nesneye dönüşerek içselleştirilir(ilk kısmi nesne
iyi veya kötü olsun her zaman ödip sürecinin varisi olarak süperogunun bileşeni olarak
içselleştirilir) (introvert). Eğer bebek ilk nesneyle güvenli ilişki kuramazsa geliştirdiği aşırı haset
duygusu erken suçluluk duygusunu geliştirir ve bu ilk konumda bununla baş edemez. Yani bu
suçluk duygusu da zulmedilme olarak görülür. Bu sebeple yansıtmalı özdeşim mekanizmasını
kullanır. Bu süreçteki aşırı haset oral doyumu engeller ve bu da erken genital eğilimlerin
devreye girmesiyle sonuçlanır. Bu demektir ki oral evre genitalleşir, evreler birbirine karışarak
her evreye has fantezileri bulanıklaştırır.Yani genital evre oral kaygı sıkıntıların izlerin taşır
kendi evresinde. Bu orallikten kaçış olarak genitallik güvensizlik ve dengesizliği tetiklediği gibi
saplantılı mastürbasyonu ve aşırı seks düşkünlüğüne yol açabilir. Bu anlamda genitalliğin
vaktinden önce ortaya çıkması suçluluğun erken başlamasına işaret edebilir ve bu da kendi
sırasında paranoid ve şizoid vakalarda görülen bir durumdur. Normalde bu suçluluk duygusu
depresif konumun sonunda bebeğe saldırganlığın dışarıdan değil kendisinden kaynaklandığını
fark etmesiyle baş edilebilir suçluluk duygusuyla depresif konuma geçer. Ama suçluluk
duygusu aşırı olursa baş edilemez durum içsel nesnenin zulmedici niteliğini belirleyicisi olur.
Bu ilk kısmi nesneyle kurulan ilişki sonradan içselleştirilecek ve süperegonun öncülü olarak
işlev görecektir. Bu ilk kısmi nesneyle kurulan ilişki yaşamın tümüne yayılacak güven duygusu
meselesiyle yakında ve direk ilişkili olarak kendini gösterecektir. Bu süreçten preödip sürecin
ödipal dönemde nasıl fundamental bir rolü olduğunu görebilmekteyiz. Yani anneyle ve
öncesinde anne memesiyle olan ilişki ondan sonraki tüm nesnelerle olan ilişkilerin kaderini
belirleyecektir, aynı ödip döneminde babayla olan ilişkinin belirleyiciliği gibi. Diğer değimle
güvenli olmayan içselleştirilmiş nesne annenin içindeki penis fantezisi, annesel özdeşimde o
penis zulmedici nitelikleri taşıyacaktır, aynı ilk kısmi nesnede olduğu gibi. Bu sebeple Freud’ün
kadınların penis hasedinin etiyolojisinde işaret etmediği yeni bir bileşen, yapısal mesele
bulunmaktadır. Penis hasedinin öncülü memeye duyulan primer hasettir. Yani memeye
duyulan haset penise aktarılabildiği gibi ayni paralellikte anneye duyulan haset babaya ve
babayla olan ilişkide de kendini gösterecektir. Bu babayla olan ilişkinin bir senaryosunda
annenin içindeki penis- annenin sahip olduğu erkek kadının gelecek ilişkilerinde her kazanılmış
erkeğin anneyle olan çatışmanın rövanşı olarak görülecektir. Ama buradaki tipik olan
kazanılmış, ulaşılmış her erkeğin hemen akabinde değerini kaybetmiş olacağıdır.

Fotoğraf: Utku BAHÇIVAN