2021-07-18 (6).png

MİNİBÜS MANZARASI
Hürriyet Özant

  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest

“Havlu nerede Gülşah? Çantaya mı koymuştun?”


“Ha evet, çantada.”


Çantadan çıkardığı havluyla saçlarını kurulamış, aceleyle aynanın karşısına geçmiş; hızlı hareketlerle
kremini yüzüne yedirmişti. Rimeli bulaştırmadan kirpiklerinde dolaştırmaya çalışırken:
“Çıkmıyor musun daha?” diye sordu Gülşah’a.


“İki dakika daha!”


Islak, dalgalı saçlarını arkaya doğru taradı, gözlüğünü saçlarının üstüne yerleştirdi. Bakışlarını elbisesinde
dolaştırdı. Uzun, mavi, ip askılı, minik minik çiçeklerle dolu, uçuş uçuş bir yaz elbisesiydi.
Soyunma odasının çıkış kapısına doğru yürürken:
“Çıkıyorum, kaçıracağız bak arabayı!” diye seslendi Gülşah’a.


“Ya tamam! Geldim işte kızım!” diyerek yanına koştu.
Köye, dedesiyle anneannesinin yanına gelmişti. Kuzeni Gülşah havuza gidelim diye tutturmuş, eninde
sonunda onu ikna etmişti ve şimdi dönüş için birkaç saatte bir geçen köy minibüsüne yetişmeleri
gerekiyordu.


Hızlı adımlarla tesisin önüne koşar adım ilerlerken yetişemezsek ne yapabiliriz diye düşünüyordu. Otostop,
aklına gelen ilk ihtimaldi. Aynı zamanda en düşük ihtimal olduğu gerçeği bir saniye bile geçmeden zihnini
işgal etti. Herkesin birbirini tanıdığı bu küçük yerde onları alan şoförün ilk sorduğu aileleri olurdu ve o
civarda dedesini tanımayan birine rastlamak mümkün değildi. Özetle hoş karşılanmaz, zaten yeterince dolu
olan başına daha da dert almaktan başka bir şey olmazdı bu ihtimal.


“Yetişemezsek babamı ararız.” dedi Gülşah nefes nefese.
Tesisin önüne çıkar çıkmaz ilçeden gelen eski püskü köy minibüsünü tanıdılar. Durdurup içeri girdiler.
Arkada tek kişilik yer kalmıştı. Gülşah’a:
“Sen geç, ben parayı vereyim.” diye fısıldadı. Gülşah arkaya oturmuş, kulaklığını takmıştı. Parayı ödedikten
sonra minibüsün ortasındaki demire tutundu.
İster istemez bakışları yolcularda gezindi. Kucağında bebeği olan gencecik, belki kendisiyle yaşıt kızlar,
ellerinde beyaz eczane poşetleriyle, aylardır hastaneye mekik dokuyan, takati kalmamış yaşlılar,
satamadıkları meyve sebzeyle pazardan dönen kimi genç kimi orta yaşlı kimiyse yetmişli yaşlarda satıcılar,
inşaatlarda, fabrikalarda, sanayide üç kuruş para için ter döken; gençliğini heba eden delikanlılar… Köyün,
köylünün kaderiydi içinden sıyrılıp kaçtığı bu yaşamlar. O ise; kadere isyan bayrağı çekenlerdendi. Kendi
kaderini yazmak için yola çıkanlardan…


Bu düşüncelerle dalgınca bir noktaya bakarken; demire tutunduğu elinin altında bir hareketlilik sezdi.
Bakışlarının yöneldiği yerde; beyaz, bileği dantelli çorapların üstüne geçirilmiş küçük, pembe, cırt cırtlı
ayakkabılar huzursuzca kıpırdanıyordu. Dudakları farkında olmadan yukarıya doğru kıvrıldı. Bakışlarını
daha da yukarı çıkarıp gülümseyerek bu minik ayakkabıların sahibine baktı.


İnce, beyaz, minik pembe puantiyeleri olan, kısa kollu bir elbisesi vardı. Hemen hemen aynı renklerde
yazlık bir şapkası. Beyaz, soluk bir teni. İncecik bir bedeni, dokunsan kırılacak. Ama şapkanın altından

bakan –hayır hayır, sadece bakan değil, aynı zamanda bir şeyleri gören, görmüş- kahverengi, güzel, hüzünlü
gözler. Hüznü yakıştıramadığı bu gözlere istemsizce kendisi de hüzünle bakarken; üzerindeki bakışları
sezmesi çok zaman almadı. Önce küçük kızın karnında birleşen yorgun, emektar ellerin sahibine baktı.
Şefkatle, merhametle, insaniyetle bakan, dolmuş gözler; küçük kızın babasına aitti. O adamı hayatında bir
daha görmeyecekti belki; ama o bakışları da hayatı boyunca unutmayacaktı. O an bunun farkında değildi.
Çok değil bir on dakika sonra farkına varacaktı.


Daha sonra bakışları babayla kızın yanında, cam kenarında oturan kadına kaydı. Başörtüsünün açık bıraktığı
yüzünden kendisine yönelen tavizsiz, ayıplayan bakışlar bedenini delip geçti. Buralarda ilk kez
karşılaşmıyordu bu bakışlarla. Bunca zaman ne yadırgamış ne de yargılamıştı. Anlıyor, kabulleniyor ve
inatla bu bakışlara sevgiyle bakıyordu. Anlatmak istediği dışından; giyiminden kuşamından, makyajından,
saçlarından ibaret olmadığıydı. İçiydi. İnsan bunlardan ibaret olsa insan olur muydu?


Kadına bir kez daha gülümseyerek baktı, bu kez daha sert daha acımasız bakışlar; yüzünde, elbisesinin açık
bıraktığı omuzlarında, boynunda, dekoltesinde dolaşmaya başlamıştı.


Demirdeki eline temas eden minik eli fark edince bakışlarını yeniden küçük kıza yöneltti. Elini biraz daha
aşağıya indirdi, parmakları birbirine değiyordu. Her şeyi unutup yeniden bu masumiyete gülümsedi.
Çocuğun bakışları gözlerinden ayrılmazken çantasındaki çikolatayı hatırladı. Aceleyle çıkardı. Küçük kıza
uzattı. Sonra, -belki bir çocuğun gülümsemesi kadar doğal bir şey yoktur hayatta ama- sanki olabilecek en
imkânsız şey oldu. Küçük kız gülümsedi. Hüzünlü gözleri, umutla parladı. Çikolatayı minicik ellerinin
arasına aldı. Gözleri gözlerinde, gülümsemeye devam etti. Baba; gözleri dolu dolu, minnetle bakıyordu. O
gözlerdeki o minneti de bir daha unutmayacaktı.


Minibüs durdu. Gülşah arkada toparlanıyordu. İnsanlar birer birer inmeye başlamışken gözleri anneye kaydı.
Bu kez, bu gözlerde; babanın gözlerinde gördüğü minnetin bin katını gördü. Sımsıkı dudakları bir hıçkırığı
bastırıyordu. Ve yanaklarından art arda gözyaşları süzülüyordu.


Bu sırada herkes inmişti. Gülşah minibüsün açık kapısından kendisine sesleniyordu. Veda etmek için küçük
kızın elini tuttu. Gülümsedi. Gülümsemesi, yüzünde dondu. O kırılacak gibi duran kolların iç tarafındaki
açık yaralar, kız başını tamamen kaldırıp kendisine gülümserken şapkasının altından görünen çıplak ten,
yüzündeki solgunluk, kaşlarının yerindeki boşluk, o güzel, hüzünlü gözlerin üstünde bir tek kirpiğin bile
tutunmadığı kirpik dipleri ve en çarpıcısı; gözünün içine aynı anda hem umutla hem de hüzünle bakan,
birçok çocuk gibi hayatın acımasızlığına farkında olmadan sadece bakmamış, onu bizzat tanımış, ‘görmüş’
gözler.

 

“Kızım, ineceksen in hadi.”

© Copyright