NÂZIM OLMAK
Nazan Arısoy

  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest
  • Siyah LinkedIn Simge
  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest

15 Ocak 1902 tarihi tüm dünyada sevgiyle, övgüyle anılacak büyük bir şairin doğumuna
şahitlik edilen bir tarihti. Selanik, kucağında büyük bir şairi büyütüyordu. Nâzım Hikmet’in
babası Hikmet Bey, Matbuat Umum Müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği (Konsolosluk)
yapmış, döneme göre mühim bir şahsiyettir. Nâzım Hikmet adını, Hikmet Bey’in babası olan
şair Nâzım Hikmet’ten almıştır. Nâzım’ın annesi Celile Hanım ise ilk Türk kadın ressamlardan
biridir. Eğitimli ve üst tabakadan bir aileye sahip olan Nâzım’ın babası Türk, annesinin aile
kökleri ise Polonya ve Almanya’ya dayanmaktadır.


Annesi Celile Hanım, piyano çalan, ressam denilebilecek ölçüde iyi resim yapan,
Fransızca bilen bir kadındır. Celile Hanım, bir dilci ve eğitimci de olan Hasan Enver Paşa’nın
kızıdır. Babasının Sultan Abdülhamit’in yaveri olduğu sırada, saray ressamı Fausto
Zonaro’dan resim dersleri alma fırsatı bulmuştur. Hasan Enver Paşa, Polonya’dan 1848
ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na göç eden ve Osmanlı vatandaşı olunca
Mustafa Celalettin Paşa adını alan Konstantin Borzecki’nin oğludur. Mustafa Celaleddin Paşa
Osmanlı ordusunda subay olarak görev yapmış ve Türk tarihi üzerine önemli bir eser olan
‘Les Turcs anciens et modernes (Eski ve yeni Türkler)’ kitabını yazmıştır.


Nazım şiir aşkına çok erken bulaşır. 1913’te yazdığı ilk şiiri “Feryad-ı Vatan” oldukça
beğenilir. Aynı yıl Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) de ortaokula başlar. Aşka bulaştığı
derin yıllardır. Sabiha Hanım, Nazım’ın çocukluk çağındaki ilk aşkı Abdülhamit Devri’nin ünlü
valilerinden birisinin kızıdır. Nazım, Sabiha Hanım için “Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin
ki” nakaratlı ünlü şiiri yazar:


“Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
Çok sevdiğim başına yemin ediyorum ben
Koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
Bir dakika göğsünün üstünde olsa yerim
Ömrümü bir yudumda ellerinden içerim
Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki.”


Bahriyeliler ile ilgili yazmış olduğu şiirlerden biri Bahriye Mektebi tarafından beğenilir ve
okula kabul alır. 1918’te Heybeliada Bahriye Mektebi’nden mezun olur. Yaş 17… Nazım yine
âşık. Bu kez yeni aşk kahramanı Azize Hanımdır. Nazım Azize’den şiirler yaratır.


“Rüyaya daldıran şarabın sun
Önümde gönlümle gelirken dize,
Şu yanan alnıma bir kere dokun,
Azize, gözleri nurdan Azize!”

 

1921’de fikirleri ve tavırları nedeniyle orduyla ilişkisi kesilir. Nazım Hikmet ve arkadaşı
Vala Nurettin komünizm tutkusuyla 1921’in Eylül ayında Trabzon Limanı’ndan bindikleri bir
gemiyle, maceralı bir yolculukla Sovyetler Birliği’ne gider. Moskova’da üniversite eğitimi
sırasında İstanbul Nişantaşı’nda komşu oldukları, hem çocukluk hem de üniversite arkadaşı
olan Matbuat Umum Müdürü Muhittin Bey ve baldızı Nüzhet Berkin’le karşılaşır. Nazım
Hikmet kıskanç bir aşıktır. Nüzhet Hanım’ın Dağıstanlı yakışıklı bir öğrenciyle konuşurken
görünce Gövdemdeki Kurt şiirini yazar. Çok geçmeden Nüzhet Hanım’la evlenir. 1922 yılında
evlenen çiftin evleri, Nazım’ın eğitim gördüğü KUTV Üniversitesinin öğrenci pansiyonudur. İki
yıl sonra özellikle Nüzhet Hanım’ın ailesinin yaptığı baskı nedeniyle ayrılma kararı alınır.
Nâzım bunun üzerine kendisiyle özdeşleşen “Mavi Gözlü Dev”, “Minnacık Kadın” ve
“Hanımelleri” şiirini kaleme alır. Piraye Hanım için yazıldığı düşünülen “Minnacık Kadın” şiiri
aslında Nüzhet Hanım’a ithafen yazılmıştır. Muhittin Bey bu evliliğe karşı çıkmıştır ancak
Nazım’ın ailesi de Nüzhet Hanım’ı istememiştir. Nüzhet Hanım’ı fiziksel olarak
beğenmediklerini beyan ederler. Nüzhet ve Nazım bu çatışmaların ardından 4- 5 ay daha
birlikte yaşarlar. Nüzhet Hanım’ın sağlık problemleri başlar. O günlerde Nazım’ın yazdığı

beğeni alan şiirler 1923’ten itibaren “Yeni Hayat”, “Aydınlık” gibi dergilerde yayınlanır. Aynı yıl
Nüzhet Hanım tedavi için önce Bakü’ye gider ve sonrasında da Türkiye’ye döner. Nüzhet
Hanım’ın şu sözleri idealist Nazım’da büyük bir düş kırıklığı yaratır: “Bizim de herkes gibi bir
yuvamız, cici bici bir evimiz olsun istemez misin Nazım? Her akşam ben evimizde seni
bekleyeyim, huzur içinde yaşayalım. Sana mı kaldı dünyayı düzeltmek?”

1924 Temmuz ayında Nazım da Türkiye’ye döner. Aralarındaki ilişkiyi düzeltmeye çalışsa
da istediği gibi olmaz. Bir tiyatroda Nüzhet Hanım, Nazım Hikmet’le karşılaşır ama onu
görmezden gelir. Nazım’ı kızdıran bu olaydan sonra bir daha görüşmezler.
Nazım’ın Bahriye Mektebi’nden öğretmeni olan Yahya Kemal Beyatlı’ya da hayranlığı
vardır ancak Celile Hanım ve hocasının yakınlığı nedeniyle hayran olduğu üstat ile yollarını
ayırır.


1924’te ilk şiir kitabı “28 Kanunisani” yayımlanır. Nazım Hikmet yaklaşık 9 ay sonra 1925
Eylül’ünde ikinci kez Sovyetler Birliği’ne gider, daha doğrusu kaçmak zorunda kalır. Bu kez
diş hekimi Yelena Yurçenko’ya (Lena) aşık olur. 1928’te Bakü’de “Güneşi İçenlerin Türküsü”
basılır. İstanbul’da Zekeriya Sertel’in yayınladığı “Resimli Ay” dergisinde yazar olur. 1929’da
“Putları Yıkıyoruz” başlığıyla bir yazı dizisi hazırlayıp Abdülhak Hamit Tarhan, Mehmet Emin
Yurdakul gibi dönemin etkili şairlerine yönelik yaptığı sert eleştirileriyle adından söz ettirir.
1929’da “835 Satır”, “Jokond ile Sİ-YA-U”, bir yıl sonra da “Varan 3+1+1=1” kitapları
yayımlanır. 1930’da daha verimli çağlar başlar. 1930’da “Salkımsöğüt” ve “Bahri Hazer”
şiirlerini, Columbia Firması’nın talebi üzerine bir plağa okur. Plak büyük ilgi görür. Bu
kariyerini parlatan bir hareket olmakla beraber, şiirleri hakkında davalar açılmasına da neden
olur.


Açılmış davalar, kendi istediği gibi özgürce ilerletemediği hayatının yorgunluğu ile 1928
yılında Türkiye’ye döner ve ailesinin yanında dinlenmeye çekilir. Dinlenme döneminde
sığındığı şiirlerine renk katacak emsalsiz bir aşkın kapısının önüne geldiğinden henüz
habersizken Piraye’si, kendi seslenişiyle Hatiç’i ile tanışır. 3 ay tutuklu kalır. Bu sürekliliğini
tahmin ettiği tutukluluk hallerini bilen Nazım, “Kadınlarla bir daha ciddi bir ilişkiye girmemeye
karar verdim. Her an hapse girebilirdim. Kesinlikle evlenmemeliydim.”der ancak karşısına
Piraye çıkar.


Yıl 1930… Piraye, Nazım Hikmet’in kız kardeşi Samiye’nin arkadaşıdır. Piraye’nin annesi
ve babası Muhtar Bey ise, Nâzım’ı, komünist olduğu, ömrü cezaevlerinde geçeceği için
kesinlikle istemez. 1931 yılı sürekli bu caydırma konuşmalarıyla geçmiş ama iki ailenin
uyarıları da bir sonuç vermemiştir. Nâzım aşk konusunda kimseyi dinlemeyen bir adam
olduğunu tüm dünyaya kanıtlamıştır.


Nazım aşkın ilk günlerinde yazdığı Mor Menekşe, Aç Dostlar, Altın Gözlü Çocuk şiirlerinde
bahsi geçen “altın saçlı çocuk” Piraye’dir.


“EEEEEEEEEY…
kızım, annem, karım, kardeşim
sen
başında güneşler esen
altın gözlü çocuk,
altın gözlü çocuğum benim;
deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti de yaz,
ben, bir demet mor menekşe olsun
getiremedim


sana!”
1933 yılında evlenmeye karar verirler. Ama 1933 yılının Mart ayında tutuklanır. Piraye o
zamanlar sevgilisidir. Tutuklandıktan 4 ay sonra cezaevi müdürünün sorusu üzerine Nazım
nişanlıyım der. “Nişanlım benim, yüzüğünü kalbimde taşıdığım, kalbime geçirdiğim sevgili!
Sana öyle hasretim ki… Nişanlın” cümlesiyle başlar ilk cezaevi aşk mektubu. Nazım her gece
saat 21.00 de Piraye saati diye adlandırdığı bir saat boyunca biriciğine mektuplar, şiirler
yazar.

 

Önceleri annesiyle babasının sözünden çıkmayacak gibi görünen, “Benim iki çocuğum
var, bu kez gönlümün değil, aklımın sesini dinleyerek evleneceğim,” diyerek bir hayli direnen
Piraye de, sonunda gönlüne yenik düşer. Yorgun, umutsuz iki çocuk annesi Piraye ile Nâzım
birbirlerine sığınırlar. 1932’de bir adaletsiz karar onları ayırasıya kadar, aşkın mutluluk veren
taraflarını dolu dolu yaşar.

 

Nâzım ve Piraye için her şeyin yolunda olduğu günlerin çoğaldığı mutlu evliliğe bir belge,
gölge olmuş. Önce savcılık tarafından “Gece Gelen Telgraf ” isimli kitap için toplatma kararı
çıkarılmış. Bu karardan iki hafta sonra ise Nâzım tutuklanmış. 1932’de Nâzım’a art arda
açılan idam talebiyle başlayan davada, 5 yıl ağır hapis cezası verilmiş.
Piraye ile birlikteyken başka aşkları da o cezaevi anılarına sığdırır. 1934 yılında Bursa
Cezaevi’ne şehir tiyatrolarından tanıdığı Semiha Berksoy onu ziyarete gelince birbirlerine
yakınlaşırlar. Aklı Piraye’dedir ama bu durum yeni aşka engel olmaz. Nazım Hikmet yıllar
sonra yazdığı İki Sevda şiirinde aslında bu özelliğini dile getirmiştir: “Bir gönülde iki sevda
olamaz, yalan olabilir.” Bu gizli aşk, çifti ayırmaz.


1935’te Nâzım ile Piraye evlendiklerinde Piraye’nin oğlu Fuat, üçüncü sınıf öğrencisidir.
Orhan Ezine ile Vedat Başar’ın tanıklığıyla Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde sessiz sedasız
bir nikâh kıyılır. Bir tören yapılmadığı için evlendiklerinden kimsenin haberi olmamış. Piraye
ve Nâzım, saygılı aşk evliliğinde mutluluk eksik değildir.


Nâzım, Bursa Cezaevi’nden dönünce, önceden olduğu gibi yine Nişantaşı’ndaki İpek Film
Stüdyosu’nda çalışmaya başlar. Erenköy’den gidip gelmek bayağı zamanını alır ve yol parası
da oldukça masraflı gelmeye başlar. 1936’da Nâzım, Piraye, Memet Fuat, Cihangir’de
Güneşli Sokak’taki Mühürdaroğlu Apartmanı’nın yedinci katında minicik bir daireye taşınırlar.
Cihangir’deki Mühürdaroğlu Apartmanı’ndaki ev, dönemin ünlü iş adamı olan Nuri
Demirağ’ındır.


Kısa süre sonra, Nişantaşı’nda İpek Film Stüdyosu’na çok yakın ama biraz büyük, beş
odalı bir apartman dairesine taşınırlar. Cihangir’de oturan Nâzım’ın babasının eşi Cavide
Hanım da o günlerde ev arıyordur. Nâzım’ın baba bir ikiz üvey kardeşleri Melda ve Metin ile
ev derdinde olan Cavide Hanım ile anlaşıp Nişantaşı’ndaki evi hep birlikte yaşarlar.
Piraye’nin kızı Suzan ile Nâzım’ın üvey kardeşi Metin’in yıllar sonra evliliğe dönüşecek olan
aşk tohumları da bu yıllarda atılır.


17 Ocak 1938 gecesi, Nâzım Hikmet, halasının oğlu Celâlettin Ezine’nin evinden
polislerce alınarak Ankara’ya götürülür. Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde hızla
yargılanarak, kanıtlanmış hiçbir suçu yokken 29 Mart 1938’te 15 yıl cezaya çarptırılmıştır. 28
Mayıs 1938’de ise Askeri Yargıtay bu cezayı onaylanır. Bir yıl önce, 21 Haziran 1937’de
aklanmayla sona eren bir gizli örgüt kurma davası ise Yargıtayca bozulur. İstanbul Ağır Ceza
Mahkemesi’nde yeniden görülecek olan davada hazır bulunması için Ankara Cezaevi’nden
alınarak İstanbul’da Sultanahmet Tutukevi’ne getirilir.


1938 Haziran ayı sonuna doğru ise Donanma Komutanlığı’ndan gelen görevliler, Nâzım
Hikmet’i Sultanahmet Tutukevi’nden alıp kelepçeli olarak Köprü Kadıköy iskelesinden bir

motorla Adalar açığında bekleyen Erkin Gemisi’ne götürürler. Önce bir tuvalete, sonra sintine
ambarına kapatılır. Donanma Askeri Mahkemesi’ndeki yargılama Erkin Gemisi’nde tam 10
gün sürer. Nâzım Hikmet’e donanmanın inhilal ve ihtilale maruz kalmasına yol açmak istediği
için 20 yıl daha ceza verilir. İki ceza birleştirilip yasaya göre gerekli kesintiler yapılınca 35
yıldan, 28 yıl 4 aya iner.


31 Ağustos 1938 günü Sultanahmet Tutukevi’ne geri getirilen şairin bu akla durgunluk
veren cezası, 29 Aralık 1938’de Askeri Yargıtay’dan gelen onayla kesinleşir. Böylece Piraye
ve Memet’in Nâzım’la aynı çatı altında yaşadıkları mutlu günler de sona erer. Yargıtay
Nâzım’ın Harp Okulu Komutanlığı davasında aldığı 15 yıllık cezayı onaylar.
Nâzım’ın uzun cezaevi yılları 1940 Şubatı’nda Çankırı Cezaevine gönderilmesiyle başlar.
Çankırı Hapishanesi’nde Kemal Tahir ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile aynı odayı paylaşır. Burada
bir yandan, ileride yayımlanacak olan “Dört Hapishaneden” adlı kitabının “Çankırı” bölümünü
oluşturacak şiirleri yazıyor, bir yandan da resimler yapar.
Mahpusluk adamın hüzünlü kadını Piraye’nin hikâyesi yeniden yazılmaya başlar. Hapse
vuslat arzusuyla gönderdiği kocasını bekleyen Piraye’yi aşkından ayıran başka ve baş
edemeyeceği yeni ve kirli bir sebep yaratılır. Nâzım’ın aşk rotası değişir. Dayısının kızı
Münevver’in kara dumanıyla Piraye ve Nazım’ın hayatları grileşir. Evlilik acı kapanına
dönüşür.

 

Nâzım 1949’da belli belirsiz af umutlarının oyuncak haline gelmesinden şikâyetçi olmaya
başlar. Özgürlük umutlarının Kahramanmaraş dondurması gibi ellerine alasıya kadar
gösterilip çekilmesinden tüm mahkûmlar usanmıştır. Kukla gibi olmak, özgürlük sorunu olan
insanların umutlarıyla oynanması iyiden iyiye isyankâr yapmıştır onu. Etrafına isyan
tohumları saçmadan, kendi içinde kendini kemirir. Mahpusluk hayatı boyunca Piraye, Vanu
ile diğer yakınlarından, ahbaplarından sürekli mektup ve ilgi bekler. Cevap gelmeyen mektup
için asla yeniden yazma alışkanlığı yoktur.


Cezaevinde Piraye’ye 581 mektup yazar. Piraye tüm mektuplarına daima cevap verir. Bu
huyunu bilen yakınları da bunalıma girmemesi için bu hususta dikkatli davranır. Her hususta
mektup yazılamazdı o dönemlerde zira cezaevi yönetimi Nâzım’a gelen giden tüm
mektuplarını okunur. Hatta Nâzım’a mahpushane arkadaşları Piraye mektuplarından kayıp
olanlar için “Şiirleri çok beğenip yengenin mektuplarını iç ettiler zahir,” derler.
Ankara Cezaevi’nde kol saatinin içini boşaltmış ve oraya karısıyla çocuklarının bir
fotoğrafını koymuştu Nazım… “Artık her zaman gözümün önündeler,” der. Saatin kayışına
ise tırnağıyla Piraye yazar. Yıllarca Piraye’nin evinde saklanacak o saat, Nazım’ın çok bilinen
bir şiirine konu olur:

“Senin adını kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtlı katıa verilmez)
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek bana
yasak…”


Etrafındaki herkes mümkün oldukça ziyaret eder, edemez ise mektuplarıyla esaret
hayatına eşlik etmeye çalışır. Nâzım bilhassa Piraye’nin nakil edildiği cezaevlerinin
bulunduğu illere taşınıp yerleşmesini ister. Oysa bu sandığı kadar kolay bir hadise değildir.
Piraye, Nâzım’ın bulunduğu şehirlerde olduğunda, özel izinle sıklıkla görüşmeleri sağlanır
ancak evci çıkmasına müsaade edilmez.

3

Piraye, bir cezaevi ziyaretinde Nâzım’ın ruh halinden oldukça endişelenip çare aramak
derdine düşer. Bu sebeple Nâzım’ın en yakını Vala Nureddin’den yardım ister. Vala’ya
yazdığı mektubunda Nâzım’ın ölümü düşünecek kadar ruhsal bunalımda olduğunu, bu
sebeple sağlığının da en az ruh hali kadar kötü olduğunu söyler.


Celile Hanım oğlundan o güne kadar katiyetle duymadığı cümleleri duyar. Nâzım,
annesinin ziyareti esnasında alışılmışın dışında birtakım kasvetli cümleler ile aşırı derecede
mutsuz ve endişeli olduğunu hissettirir. Üç senedir yaratıcılığını kaybettiğini, eskisi kadar
edebi eser üretemediğini, mektup dahi yazarken zorlandığını anlattığı konuşmasının
ardından, yaratamamak, yazamamak durumunun kendisinin ölmesini gerektirecek kadar
ruhunu incittiğini hatta aşağıladığını söyler. İnsani ihtiyaçlarına karşı ilgisizleştiğinden
bahseder ve bu duruma artık tahammülünün kalmadığını anlatır. Kendisi için en iyi
kurtuluşun ölüm olduğunu savunur. Hatta bu intihar girişimini en kısa zamanda
gerçekleştireceğini, buna annesinin kendisini hazırlaması gerektiğini beyan eder.
Bu konuşmalar bir anne için şüphesiz dayanılmaz bir yürek acısı yaratır. Üstelik bu
durumu değiştirecek elinde bir çare de yoktur. Bir evladın dört duvar ve soğuk parmaklıkların
içerisinde kanadı kırılmış bir kuş gibi çırpınıyor olması dışarıdan seyreden eli kolu
ulaşamayan bir anne için tarifsiz bir keder olmalı. Celile Hanım, bir çare olur düşüncesiyle
çırpınırken derhâl yardım için Vala’ya bir mektup yazar. Mektubunda Nâzım ile yaptığı tüm
konuşmayı aktarır ve çaresizliğini anlatır. Oğlunun gerçek ve şiddetli bir bunalım içerisinde
intihar eğilimi gösterdiğini söyler hatta bir akşam revirden çaldığı uyku ilaçları ile intihar
etmeye kalkıştığında, arkadaşının son anda müdahalesiyle kurtulduğunu yazar. Revir
görevlisi Vehpi Bey’den nöbetlerinde Nâzım’ın, bağırıp çağırdığına, hatta kendisini
parçaladığına şahit olduğu hikâyesini dinler ve bunu da Vala’ya yazdığı mektubunda uzun
uzun anlatır. Bu sinir buhran halinin Nâzım’ın bir hastaneye sevk edilmesi hususunda bir
faydası olup olamayacağını sorduğu mektubunda bu konuda da kendisinden yardım
istediğini beyan eder. Nâzım’ın bu mektup detaylarından haberi olmaması konusunda
Vanu’yu sıkı sıkı tembihler.


Nâzım bilhassa annesini bu durumu kimseyle paylaşmaması konusunda uyarmıştır ancak
Celile, gözü yaşlı bir anne olarak çaresizliğinde bir derman arayışı içerisine girmiştir. Oğlunu
ölüme ve bu buhranlı hayatın içine terk etmek Celile için kabul edilir bir şey değildir. Vala
Nureddin, elbette bu mektup karşısında tepkisiz kalmaz ancak elinden pek bir şey gelmez.
Nâzım’a asıl bunalım üzerine bunalım yaşatan Piraye’nin varlığına rağmen âşık olduğu
dayısının kızı Münevver’in kocasına geri dönmesidir. Bu süreçte Münevver’den umudu
kestiğinde yeniden Piraye’nin gönlünü kazanabilmek için ciddi bir çaba içerisine girer. Her
şey yolunda giderken bir gün Münevver yeniden Nâzım’ın karşısına dikilir ve kocasını kati
surette terk ettiğini söyler. Nâzım bütün bunalım hallerini unutturacak bu havadisi alınca
yeniden eski sağlığına ve yazma kabiliyetine kavuşur. Piraye’yi derin bir keder denizine
çeken bu birliktelik Nâzım’ın ruh sağlığını düzeltip yeniden bir doğuş etkisi yaratır. Piraye için
zor ve geri dönüşü olmayan keder dolu yıllar başlamıştır.
Nazım’ın cezaevi yılları bittiğinde vuslat durağı artık Münevver’dir. Ona yazdığı ilk
şiiri Sen şiiridir:


“Sen esirliğim ve hürriyetimsin,
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
sen memleketimsin.
Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…”


Nazım 15 Temmuz 1950’de tahliye olur. 23 Mart 1951’de Piraye’den boşanır. 3 gün sonra
Münevver bir oğlan doğurur. Nihayet Münevver ile evlenir. Mutlu bir aile yaşamı beklerken
yeniden ülkeden kaçmak zorunda kalır. 49 yaşındaki Nazım’ı askere almak isterler,

3
arkasında farklı şeyler olduğu haberleri üzerine 17 Haziran 1951’de bir tekneyle gizlice
Varna’ya, Bükreş’e ve en sonunda Moskova’ya gelir. Münevver bebeğiyle Türkiye’de
Nazımsız kalır. Nazım 1952’de Çin’de geçirdiği ilk kalp krizinden sonra Moskova’ya döner ve
hayatına doktor Galina Kolesnikova girer. Nazım ise yüreğinde evlat hasreti varken
doktoruyla büyük aşk yaşar. Münevver çoktan unutulmuştur.
Galina’da Nazım’ın fırtınalı hayatında tutunamaz. Kendinden 30 yaş küçük sarışın bir
genç kız, 1955’te hazırladığı bir film için Nazım’dan yardım ister. Adı, Vera… “Saçları saman
sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı bu kız,” İlk görüşte Nazım’ın kalbine girer. Vera
Nazım’ı tanıdığında tıpkı Münevver gibi evlidir ve bir çocuğu vardır. Ayrılır. 18 Kasım 1960’ta
Nazım’la evlenir. Artık tüm şiirleri Vera içindir:


“İçimde mis kokulu
Kızıl bir gül gibi duruyor zaman,
Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
Çoğum gitmiş de azım kalmış, umurumda değil”


Kalp krizi sonrasında doktoru Nazım’a “Aşksız 10 yıl yaşarsın, aşık olursan 3 yıl” demiştir.
Doktor haklı çıkar. 3 Haziran 1963 günü büyük şair bu muhteşem şiirlerini ve son aşkını
bırakarak bu dünyadan ayrılır. Pasaportunun içinden el yazısıyla yazılmış şu şiir çıkar:


“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm”

Tablo: Burcu Yakar 

Görselin tam hali için tıklayınız