image0 (1).jpeg

PUSUDA BEKLEYEN AVCI

Emel Bulut 

Kadının gözlerinden dökülen yaşlar sanki yıllar süren bir yalnızlığın yolundan dönüyordu. Bütün
yolculuğun yükünü bakışlarına yüklemiş gibiydi. Savaştan yeni çıkmış dövüşçüymüşçesine yorgundu
bedeni; en çokta karanlığa terk edilen ruhu.


Adam karşısında duran mahzun nazarları daha iyi görmek ister gibi başı önünde titreyen küçük
kadının incecik çenesinden hafifçe yukarı kaldırdı. İşte ne olduysa o anda oldu. Bastırılmaya çalışılan
acıların uğultusu, kulakları sağır edermişçesine haykırmaya başladı.


Adamın en iyi bildiği şeydi bu. Çakallar, kuzuların bol olduğu yeri değil sahipsiz kaldığı yerleri
severdi. Avına adım adım sabırla yaklaşıyordu. Konuşmadan da duyabiliyordu kadının içinde kopan
fırtınaları.
Ezberlemişti bu dili, ne zaman görse hemencecik tanırdı. Üzerini kara bulutların kapladığı manzaraya
baktıkça, öksüz acıları taşıyan kaptansız bir gemi görüyordu. Hamlesini yapıp; gemiye sahip olmanın
tam sırasıydı.


- Bir kadına değerli olduğu nasıl hissettirilir?
- Küçük kızı severek.
- Küçük kız mı? Hangi küçük kız?


Tabi ki kadının içinde anlaşılmayı ve mutlu edilmeyi bekleyen o küçük kız. Adam bunu da çok iyi
öğrenmişti; her kadının içinde elini uzatmayı bekleyen küçük bir kız çocuğu saklıydı. Zaten söz
konusu dişiler olunca bilmediği pek de olgu yoktu. İster eylem olsun, ister duygu kendi cinslerinden
daha iyi tanırdı onları.


Kadının yanına usulca eğilip büküverdi dizlerini yere. Konuşmuyordu, bekliyordu öylece. Vakit
tamamdı. Küçük kızın kabuğundan çıkma sırası gelmişti artık. En nihayetinde olması planlanan ne
varsa bir bir gerçekleşiyordu.

 
Küçük kız, başını adamın omzuna yavaşça bırakıverdi. Çünkü şimdiye dek, sahip olduğu tek gölgeydi
bu. Adam gemiyi kazanmanın hazzında, kadın limanını bulduğunu sanmanın huzurunda öylece seyre
daldılar uzaklara.

© Copyright

ÇİZİM: Müge Ürkmezyel