pexels-tiago-tins-3437813.jpg

SALINCAK

Nurefşan Büyükmelli

“Pamuk şeker! Pamuk şeker! Abla alır mısın bir tane?” Çocuk parkından ona seslenen adama
başını iki yana sallayarak cevap verdi. Beyaz suratı güneşe maruz kalmış gibi hafifçe
buruşmuş, gözleri bitkinlikle kısılmıştı. İş çıkışında eve doğru yürürken saatler öncesinde
sürdüğü ruj kendini hala belli ediyordu. Rüzgarın yüzünde dolaştırdığı dalgalı saçlarını
düzeltme ihtiyacı duymadı. Her şeyin üst üste geldiği, üzerine çullandığı, gelip de gitmediği,
hatta onda fütursuzca yatılı kaldığı günlerdi. Pamuk şekerci olmasa yanından geçtiğini bile
fark etmeyeceği parkı izlemeye koyuldu. Burası ne idiği belirsiz garip oyuncakların olduğu
yeni nesil parklardan değildi. Düz çocuk parkıydı işte. Küçük bir kızken benzerlerinin resmini
çizdiği bu sade parka kendisinin de tanımadığı bir yakınlık duymuştu. Asık ve kırgın suratına
eşlik eden ağır adımlarla parka girdi. Satıcı adam yeni müşteri bulmanın peşindeyken rastgele
bir banka oturdu. Çoğunun kadın olduğu birkaç yetişkin, birkaç da çocuk vardı etrafta. Burada
ne işi vardı, bilmiyordu. Bir şeyi yapmak için illa mühim bir gerekçesinin olması gerekmediği
düşüncesi yüksek bir sesle dürttü onu. Hali hazırda birçok sevimsiz mecburiyete layık
olmakla, ikiyüzlü insanların orta yerinde ayakta kalabilmekle uğraşıyordu. Kalabalık ve
gürültülü iş hayatını da, tek başına ve sessiz yaşadığı ev hayatını da hep bir nizam, plan ve
gerginlik içinde geçiriyordu zaten. Biraz da oluruna bıraksaydı canım, değil mi? Boş verse,
rahat olsaydı artık. “Biraz oluruna bıraksam” diyordu, “Yani hepten de değil, biraz oluruna
bıraksam bile her şeyin kısa sürede tepetaklak olacağını biliyorum.” Her kafadan bir ses
çıkadursun, bu düzende iş öyle oluruna bırakmakla bitmiyordu. Hele bir de zoraki bir düzene
alıştıysa hayat, o hevesli yeniyetme boş vermişliği kabul etmez, harcardı insanı. O sırada
beyni bu saçmalıkları düşünmeyi kıvrımlarının tersiyle itti. Bir şey istiyordu, bir şey…
İçindeki hevese bakılırsa önünde duran iki salıncaktan boş olanı ona ayrılmış olmalıydı.
Ayağa kalktı ve salıncağa oturdu. Ayaklarının yere değmemesi için onları hafifçe yukarı
kaldırması gerekiyordu, böylece yavaş yavaş sallanmaya başladı. Kendinden beklemediği bu
hamleyle, şimdi daha iyi hissediyordu. Birbirine yabancı olduklarını düşündüğü iki kadın
karşıdan ona ayıplar gözlerle bakarak fısır fısır dedikodusunu yapmaktan çekinmiyordu.
Şüphesiz, birbirini hiç tanımayan iki insanın tanışmasına aracı olmuştu. Dost olurlardı belki
(!) İster istemez gözlerini devirdi ve tebessüm etti. Salıncağa binerek sevap mı işlemişti
yoksa? Biraz daha hızlanarak başını geriye attı. İş yerinde gerilen boynunun sızısına
aldırmadan akşamüstünün hala karartmadığı berrak gökyüzünü izledi.


Sallanırken bir öne bir arkaya giden yanındaki erkek çocuğunun bakışlarını üzerinde
hissedebiliyordu. Koyu sarı saçlı ve tombul yanaklı bir çocuk. Bir kadının salıncağa binmesini
yadırgamış olacaktı. Ritim tutturmadan sallanırken ikisi de bir süre sessizce birbirini izledi.
Bu soğuk çekingenlik salıncaklarını gittikçe yavaşlatmıştı. Çocukları pek sevdiği
söylenemezdi. Bir çocuk gördüğünde kendini sevinçten kaybedenlerden olmamıştı hiç. Artık
sadece ayaklarını yere sürüyordu. Konuşmaktan ne çıkardı? “Merhaba” dedi çocuğa.
“Merhaba.” “İsmin ne?” Çocuk bu soruyu hiç duymamış gibi davranmayı tercih etti. “Peki…
Kiminle geldin buraya?” “Annemle. Yanındaki de kardeşim.” Kadına baktı, bebeğini tutarak
kaydıraktan kaydırıyordu . “Kaç yaşındasın?” diye sordu. Çocuk parmaklarıyla yediyi
gösterirken “6” diye cevap verdi. “Sen?” “Tahmin edebilir misin?” Çocuk düşünür gibi yaptı.
“42!” “Ne? Yok artık...” Çocuk utanarak sırıttı. Henüz kendi yaşını adamakıllı bilmeyen bir
çocuktan, “28” cevabıyla ilk tahminde doğruyu söylemesini beklemek saçmalık değil de
neydi? Yine de çocuğun orada kendi kendine gülmesini seyretmek güzeldi. Satıcı yanlarına
gelmişti. “Abla, pamuk şeker vereyim?” Pek canı çekmese de almak istedi. Salıncakta aheste
aheste sallanmak ve pamuk şeker yemek. Çocuğa döndü. “İster misin? Alalım hadi.” Çocuk
istemeyince adamı kibarca reddetmek zorunda kaldı. “Biliyor musun ben şarkı besteledim.

Söyleyeyim mi?” dedi çocuk.

 

Bestelemek… Çocuklar nereden biliyordu bu lafları? Sanki
babaanne kaçmıştı içine. Bilecekti elbet, uzayda yaşamıyordu ya. Meraklanmıştı, “Söyle
tabii” dedi. Kısa kesse muhtemelen sevimli olurdu fakat susmak bilmiyordu çocuk. Hatta
resmen saçmalıyordu. Uzun zamandır kendine bir saçmalama hakkının verilmediğini
düşündü, kendisi tarafından bile. Onun da böyle saçmalama hakkı olmalıydı kesinlikle. Ama
artık şu çocuğun başyapıtından içi bayılmıştı, tam kalkacaktı ki çocuk bir anda ciddiyetle
sustu. “Gözlerinde biraz sim var.” Gülerek cevap verdi: “Hayır, o makyaj. Yakışmamış mı?”
Çocuk da gülümsüyordu. “Yakışmış. Bence güzelsin.” Kafasına ne esiyorsa onu söylemesi
hoşuna gitmişti. En azından o anda, yeni tanıştığı kadına. Her zaman her istediğini
söyleyebiliyor muydu ki? Ayağa kalktılar. Çocuk onunla bir başka oyuncağa binmek
istiyordu. Ne yapsaydı? Annesi de diğer çocuğuyla ilgileniyordu hep. “Tamam” demiş
bulundu. Çocuk sevinmişti. Onu geride bırakıp koşmaya başladı, birkaç adım sonra da düştü.
Yanına eğilip paniklemeden usulca kaldırdı çocuğu. Canının yandığını anlamıştı, neyse ki
kötü düşmemişti. Suskun ve şaşkın çocuğun dizindeki tozu silkelerken gülümsedi. “İyisin,
değil mi?” Çocuk başını evet anlamında salladı. Sonra gülecek gibi oldu, koşarken
düşüvermesi komik gelmiş olacaktı... O sırada bebeğini çocuk arabasına koyan anne bir
hışımla yanlarına geldi. O ise çocuğun yanında bekliyor ve kadının tepkisini merak ediyordu.
Konuşmadan öncesine kadar da kadından böylesine cırtlak bir ses çıkacağını tahmin
etmemişti. “Bekir Berke! Yavrum! Ah çocuğum ne yaptın?” Ağlamaklı bir sesle konuşan
kadın, oğluna uçurumdan fırlamış gibi davranıyordu. Bu hararetli tepki çocuğun gözlerini
doldurmaya yetti. Kadın eliyle ağzını kapadı. “Bakayım bir neren acıdı… Tamam, tamam yok
bir şey. Geçti…” Bunun üzerine çocuk, yani Bekir Berke önce kızardı, çok geçmeden de salya
sümük ağlamaya başladı. Bu kez kendi düşen ağlamamış, ağlatılmıştı. Etrafındaki yaygaraya
dayanamayarak bir çığlık da bebek kopardı. O ise afallamış bir şekilde olanları izliyordu.
Kadın ona soğuk bir bakış fırlattı. Sonra çocuklarına ve kendine iyi geldiğini sandığı bir terapi
yöntemi olarak hafifçe çocuğun düştüğü yere vurmaya başladı. “Al sana! Oğlumu ağlatmış.
Biz de ona kızarız işte. Tabi ya…” Bu tuhaf gösterinin sonunda ise ağlayan çocuklarına
pamuk şeker aldı. Parktan uzaklaştılar.


O esnada doğrudan eve gitmek yerine niçin parka girdiğini sorguluyordu. Yine asabı
bozulmuş, gereksiz bir manzara daha eklenmişti zihnine. Hala çocuğu düşünüyordu. Arkasına
bakmadan gidiyordu işte. Adı Bekir Berke’ydi demek. Hayır… Efe! Salıncakta kısaca sohbet
ettiği bu çocuğa Efe ismi cuk diye oturuyordu. Ona bu adı uydurmaya ve onu öyle
hatırlamaya karar verdi. Bir çocukla konuşmayalı uzun zaman oluyordu. Bir çocukla
salıncakta sallanmayalı ise daha uzun zaman. O anda daha iyi hissettiğine emindi. Çocuğun
annesi gelip “Yok bir şey, geçti” demişti. Sahiden yoktu, o gelene dek. Çocuğu düşene kadar
ondan tarafa bakmayı unutan, ama düştükten sonra kendini kaybedip resmen yeri döven bir
kadın Allah aşkına, ne yaşıyordu? Yine biri araya girip her şeyi berbat etmişti. İşte insanların,
tüm o yetişkinlerin saçmalıkları, abartma huyları, sahtelikleri, gizli kapaklı oyunları…
Düşünürken dahi nefessiz kalmıştı, derin bir soluk aldı. Yalanları, kibirleri ve zorbalıkları yok
muydu? Vardı… Onun dengesiyle oynayanlar, salıncağından fırlatanlar oradaydı. O da düşse,
yanına biri geldiğinde bağıra çağıra ağlasa rahatlar mıydı acaba? Parktan hızla çıkarken satıcı
adam yanında belirdi. “Abla, pamuk şeker?” Hayatına giren tüm insanlara duyduğu hayreti
gözlerine buyur ederek ısrarcı adama bakakaldı. Parayı uzattı ve koparırcasına aldı pamuk
şekeri. “Nereden ablan oluyorum ben senin!” Şekerden koca bir ısırık alıp yürümeye devam
ederken, gözyaşları pembe pamuk şekerin yapıştığı dudağına karışıyordu.

© Copyright