war-3136798_1920.png

SAVAŞIN PASLI TADI

Beste Senem Özdemir 

Alexander, olacaklardan bihaber halkın arasına karıştığında ortamda şenlik havası
hakimdi. Savaşın heyecanlı kantosu, şövalyelerin kılıçlarının arka fonunda yükselmekteydi.
Savaşın hüzünlü sesini ürkütücü bir ninni gibi duyan Janet, güneş sarısı saçlarını savurarak
telaşla kalabalıktan sıyrıldı. Ölümün paslı tadını yalnızca dokuzuna yeni basmış Janet
duyumsuyordu. Şüphesiz ki halk, kendilerine vaat edilen zaferle sarhoş olmuştu.
Neşeli dudaklar ve alkış tutan eller arasında kelimeler, birbirine çarpmadan
yükseliyordu:

-Yaşa Kral Algernon!


Dünya, bir gecede yanıp tutuşmaya hazırlanan bu kadim krallığın önünde sinsice
eğildi. Fıçılardan dökülen şaraplar, kınından çıkarılan kılıçlar, gürültülü savaş
naraları…Bütün bunlar olup biterken gece suspustu. Bu gece yıldızlar dahi ışığını yarın
sabaha kanla uyanacak halktan esirgiyordu. Sonun sonuna yaklaşılan gecede Monique,
Alexander’a fısıldadı:

-Hazırız, efendim.


Alexander, yaşama ve ölüme hükmedecek olmanın ateşiyle gürledi:
-Yaşa Kral Algernon! Bu gece ölümü feth edeceğiz! Krallıkları krallıklarımıza katıp dünyayı
dizlerinin üstüne düşüreceğiz! Deferaddon halkı, düşmanın bedenini kendimize yastık
yapacağız!


Galeyana gelen halk ayaklarını yere vura vura fıçıları devirmeye, şövalyelere saygı
gösterisinde bulunmaya başladı. Janet, gözyaşlarını yere bakarak gizlemeye çalıştı. Kalbini
esir alan korku eşliğinde naralar atarak gökte süzülen kuşlara yalvardı:
-Beni de götürün, yarın olmak istediğiniz yere! Buradan çok uzaklara, olabildiğince yükseğe!
İpek kanatlı özgür kuşlar, izin verin gökte dans edeyim sizinle!
Janet’ın buğulu sesi, savaş borazanıyla havaya karışarak yok oldu. Janet boğazındaki
yumruyu zorlukla aşarak var gücüyle seslendi:
-Baba!


Alexander, aniden silinen gülümsemesiyle Janet’a döndü. Janet’ın korkudan buz kesmiş elleri,
Alexander’ın alev alev yanan sıcak ellerine kenetlendi:
-Gitme!


Savaş borazanının yer yüzünü titreten sesi son kez duyulduğunda Alexander, ellerini Janet’ın
küçük parmaklarından çekerek kahkahalar eşliğinde yürümeye devam etti. Gökyüzüne kalkan
kılıcı, savaşın düşmana karşı değil bizzat dünyanın kendisine karşı olduğunun en net
kanıtıydı. Janet, babasının uzaklaştıkça küçülen bedeninin görüş alanından çıkmasını kederle
izledi. Manzarasını bulanıklaştıran damlalar ayak uçlarına düşmeye başladı. Yağmurdan
bahsettiğim düşünülmesin sakın, ben Janet’ın çakıl mavisi gözlerine dolan yaşlardan
bahsediyorum.


Gecenin silikleşip parlaklığını gündüze devretmesiyle ortalık iyiden iyiye karışmaya
başladı. Henüz birkaç saat öncesinde meydanı dolduran savaş naraları, yardım çığlıklarına
dönüştü. Fıçıların yanına birer birer yığılan insan bedenleri, buruşturulmuş müsveddeler gibi
iki büklümdü. Janet, yanaklarından süzülen yaşlarla bile ısınamadığında bacaklarında güç
bulamadığını hissetti. Üşüyor, üşüyor, üşüyordu… Önce babasının sıcak nefesinden uzak
olduğu için sandı, sonra ruhuna çöreklenen huzurlu itaatkarlıkla anladı. Başının arkasından
süzülen kan, şarabın kırmızılığını bulanıklaştırdı. Janet, alacalı kuşlara son kez gülümsedi:
-Gökyüzünde dans etmeye geliyorum…


Rüzgar getirdi acıyı ve nefreti,
Savaş getirdi buzdan soğuk bedenleri,

Dünya üstüne çökerken buluttan bir yorgan gibi,
Janet, kadife kanatlarla süzülmeyi diledi.

© Copyright