afgvsssssssssssss.png

ULDIZ'IN GÖZLERİ
Gamze Dönmez

  • Facebook
  • Twitter
  • Pinterest

Ilık mı ılık tazecik bir yaz sabahı; çayırı zambak kokuları sararken, Uldız Çayı alabildiğine berrak, ışıltılar
saçarak akıyordu. Uldız, çayırın sol yanını inci bir gerdanlık gibi süslüyordu. Sağ yanında irili ufaklı
evler uzanan çayırın havasından yumuşak bir sihir akıyor gibiydi. Ufak bir taş evin, begonyaların ve
gelinciklerin doluştuğu bahçesinden, etrafa tatlı kokular yayılıyordu. Evin, üzerlik tohumları dizilmiş
ipler asılı kapısını, toprağa gömülü bir kütük tutuyordu. Evi çepeçevre saran çitler eskimiş ve
yağmurdan kabarmıştı. Bu çocuk masalından fırlamış ev Sufi’nin eviydi. Uzun boyuna rağmen
kemikleri görünen bu genç delikanlı pek düş aleminde, pek tasalıydı. Uçlara doğru sararan saçları
birbirine girip kavruk yüzünde alaca alaca parlardı. Sufi, tan ağarınca evden çıkar, yıldızlı gök çayırı
örtene kadar Uldız’ın dibinde oturur, hülyaların içinden geçe geçe günü gece ederdi. Çayın berisinde
bir salkım söğüdün dalları suya değiyor, güzelliğiyle gelin gibi salınıyordu. Sufi bu ağacı dostu
bellemişti. Öyle ya insan yüzü görüp iki laf ettiği görülmezdi. Sadece Salkım bilirdi kederini, düşlerini.
Bazı geceler orada uyuyakalır, gecenin ayazını alınca yataklara düşerdi. Yine de vazgeçmez ayağa
kalkınca davranıp Uldız’a, Salkım’a koşardı.

Serin bir akşam Sufi yine söğüde sırtını vermiş, topladığı taşları çaya atıyordu. Uldız bugün nazlı nazlı
süzülüyordu, böyle durgun olduğunda Sufi hep sitemle söylenirdi.


“Görüyorsun ya Salkım, Uldız bugün tasalı, küskün akıyor. Attığım çakıllara bile ses etmiyor.”
Salkım’ın onu onayladığını hayal edip haklı çıkmanın verdiği gevrek hisle ayağa kalktı. Doğrulup
kafasını kaldırınca Uldız’ın öte yanında ellerini suya daldırıp çıkaran bir kız çocuğu gördü. Henüz
körpecik bu tatlı çocuğun güzelliği Sufi’yi büyülemişti. Silkinip bakışlarını kızdan ayırdı, elindeki mavili
beyazlı çakıl taşlarını yere düşürdü. Sesten irkilen kız doğruldu, ürkekçe geriye birkaç adım attı. Siyah,
irice gözlerini kırpıştırırken incecik dudaklarını ısırıyordu. Akşam kızıllığı kızın simsiyah, uzun saçlarına
kızıl hareler düşürüyordu. Teni öyle beyazdı ki Sufi bir ölüye bakar gibi hissediyordu. Çocuğun kırmızı
ağzından şarkı gibi dökülen sözleri Sufi’nin kulaklarını okşamıştı sanki.


“Uldız’ın gözlerini görüyor musun?” dedi kız. Kimseyle laf etmeyen bu kavruk delikanlının içinde
konuşma isteği coşuyordu. Onun Uldız’ına nasıl da derin bakıyordu bu yabancı kız. Kendine hakim
olamayıp cevap verdi: “Uldız’ın gözleri yok ki, hem sen kim oluyorsun, de bakalım.” Çocuk bir süre
sessizce, bir şey çizer gibi ellerini suda gezdirdi. Her dokunuşunda, sudaki aksi dalga dalga dağılıyordu.
Yumuşacık sesiyle lafa girdi sonra: “Akça’yım ben, Uldız bugün gözlerini açmadı görüyorsun değil mi?”
Sufi’nin kafası alaz alaz yanıyordu sanki, kim oluyordu da böyle konuşuyordu bu çocuk! Gözlerini koca
koca açıp “Sen ne bilirsin Uldız’ı, onu en iyi benimle Salkım bilir. Gece olmadan evine git,
üşüyeceksin.” Dedi. Akça, lacivert çiçeklerle bezeli, yer yer çamura bulanmış beyaz eteğini topladı,
gülümsüyordu. “Tanıyorum, Sufi.” Dedi ve çayırın yokuşundan aşağı yürümeye başladı. Sufi şaşkın
şaşkın bakıyordu, ardından heyecanla bağırdı. “Hey! Adımı nasıl biliyorsun, kimsin sen?!” Akça küçük
adımlarını ardı ardına atarak hiç duymamış gibi yürümeye devam etti. Sufi, çocuğun narin bedeni
akşam kızıllığında kaybolana kadar ardından baktı. İçini büyük bir merak sarmıştı. Sanki koca ellerle
boğazına yapışmış bir adam onu boğuyor, sarsıyordu. Bu hisler yakasını bırakmazken bir yandan da
zihninde yarattığı hikayelerle savaşıyordu. Düşünceler başına üşüşmüş, dalgın bir halde evine doğru
gitmeye başladı.

Ertesi gün Sufi, yüzünü Salkım’a dönüp bağdaş kurarak oturmuş eline aldığı toprak parçalarını
ufalıyordu. Akça zihninin her zerresinde dolaşıyordu sanki. Uldız’a üzünçle bakarken kalbini titreten
sözler kulağında geziniyordu. Güneş olancasıyla parlıyor, sıcaklığı insanın etine işliyordu. Sıcak,
alnından damla damla terler akıtırken Sufi yakından gelen adım sesleri işitti. Dönüp baktığında, Hilmi
Hoca, hızlı hızlı soluyarak yokuştan aşağı doğru yürüyordu. Bu adamın, Sufi’nin evinin arkasında
derme çatma bir kulübesi vardı. Varlıklı olmasına varlıklıydı ama dünya malında hiç gözü yoktu
Hilmi’nin. Bu mütevazı ve anaç yüzlü adamı pek severdi Sufi. Arada onunla konuştuğu bile olurdu.
Koyu yeşil bir kadife ceket vardı sırtında, hiçbir Allah’ın günü çıkarmazdı. Tıknazca bir vücuda sahipti,
kel ve kırmızı kafasını tutup durmadan kıs kıs gülerdi. Gençliğinde kısa bir zaman yakındaki kasabada
öğretmenlik etmişti, bu yüzden adı da Hilmi Hoca kalmıştı. Hilmi, Uldız’ın az uzağında ağır adımlarla
yürürken Sufi elindeki ince dalla toprağa şekiller çiziyordu, sonra da Salkım’a gösterip çizdiği şeyi uzun
uzun anlatıyordu. Yakındaki bağdan üzüm toplamış kulübesine gidiyordu Hilmi Hoca. Sufi’yi görünce
durdu, neşeli sesiyle lafa girişti. “Şeker mi bal mı mübarek, şunun tadı başka birşeyde yok. Yiyenin
ağzı şekerlenir, tatlı söz eder.” Deyip bir kahkaha patlattı. Sufi onu görünce ince bir tebessümle
doğrulup başıyla selam verdi. Hoca ona doğru yürüdü, şişmanca vücudunu Salkım’ın gövdesine
yasladı. “Az soluklanayım giderim, muhabbetinizi mi böldüm Uldız efendi?” deyip kıs kıs güldü. Sufi
hocanın sözlerini işitmiyor, aklında Akça’yla konuşuyordu. Akça’yı Hilmi’ye sormayı istedi ama bir
türlü lafa giremiyordu. Merak içini kemirirken kafasını kaşıyor, elini dizine vuruyordu. Hilmi Hoca
bunu farkedince kafasını sallayıp sordu. “Ne derdin var yiğit, ne düşünüp durursun?” Sufi büyük bir
yükten kurtulmuş gibi bir nefes koyverdi. “Vallahi nasıl diyeceğimi şaşırmıştım, sağolasın hocam. Dün
şurada bir kız çocuğu gördüm, siyah saçlı, soluk benizli bir çocuk. Akça’ymış adı, tanır mısın sen?”
Hilmi Hoca bu ismi duyunca neşeli yüzü birden karardı, üzünçle doldu. “Bilirim elbet, bilirim.” Dedi
sıkıntıyla. Ve Akça’nın hikâyesini anlatmaya başladı.

“Geçen kış, tatlı bir havada usul usul kar yağarken yürümeye çıkmıştım. Çalılıkların arasından
geçerken ayağım takıldı, yere düştüm. Uldız’ın aşağı yakasındaki büyük çalının içinden bir el sarkmış,
öylece duruyordu. Ürküp baktığımda; ince, uzun boyluca bir kadın yerde iki büklüm yatıyordu. Bir eli
çalılıklardan sarkıyordu, diğer eli mosmor olmuş seyiriyordu. Kan kokusu çürük bir kokuyla birleşip
etrafı sarmıştı. Yüzünü çevirip baktım; boynu ikiye kesilmiş, akan kanlar beyaz karı kırmızıya
boyamıştı. Gözlerim yuvalarından fırlamış halde, boğazıma dikenli düğümler atılmış gibi titriyordum.
Bir çocuk sesiyle irkildim. Akça o bembeyaz yüzüyle, iri gözleriyle bana bakıyordu. ‘Annemi Uldız aldı.
Annemi Uldız aldı. Annemi Uldız aldı...’ Diz çöküp ellerini tuttum, neler olduğunu sual ettim. Epey
vakit konuşmadı, ben dehşet içinde kadına bakıyordum. Gözlerimi ayıramadığım bu korkunç resim,
zihnimde bıçak kesikleri yarattı sanki. Ahh Sufi, içim hala cayır cayır yanıyor. Anlattı Akça, döktü
kırmızı ağzından bu ateşten hikayeyi. Babası gaddar, insafsız adamın tekiymiş, bin yılda bir eve gelip
zavallıcıklara eziyet edip gidermiş. Bir gün önce eve gelmiş. Sudan sebeplerle karısına gürleyip
duruyormuş. Kadın her zamanki itaatkâr tavrından çıkıp ona direnince öfkeden gözü dönmüş,
ağzından tükürükler saça saça, vicdansızca odun baltasını saplamış kadıncağızın boynuna. Bağıra
çağıra, zehirli bir gülüşle ölümünü izlemiş karısının. ‘Eksik kadın, yarım kadın! Eksik, hasta, yarım
kadın!’ naralarıyla inletmiş ortalığı. Öyle delirmiş, öyle çılgına dönmüş ki; hiddetle pislik içindeki
ellerine almış baltayı, kendi boynuna da vurmuş. Koca bedeni yere devrilip kan içinde yüze yüze
ölmüş.” İşittiklerine inanamayan Sufi gözünden akanları tutamadı. Bağırmak istedi, sesi bir uğultu
gibiydi, tutuk sözlerle kekeleyerek “Neden? Neden yapmış bunu?” dedi. Devam etti Hilmi Hoca
sözlerine, artık sesi fısıltıya dönüşmüştü. “Zavallıcığın çocuğu olmamış, gebe kalamamış. Akça da bir
yörüğün çocuğuymuş, ana babası göçerken hastalıktan ölünce kadıncağız evladı saymış onu. Bu
yüzden ya, ömrü eziyet içinde geçmiş.” Sufi Akça’nın sözlerini hatırladı, kulakları uğulduyordu. “Bana,
Uldız’ın gözlerini görüyor musun, demişti, bu ne demek hocam?” Hilmi Hoca bunu işitince sarsıldı,

yanaklarından usul usul yaşlar süzüldü. “Öz ana babası ölünce Uldız’ın sularında yıkanmış, öyle
gömülmüşler toprağa. Analığının kanı da Uldız’a karışıp köpüklene köpüklene yok olmuş. Akça kız der
ki: ‘Uldız iki annemin serpildiği yatak, gözleri babamın gözleri, sesleri doğmamış kardeşlerimin sesleri.
Uldız çağlıyor geceleri, hiç konuşmuyorum onları duyabilmek için. Bir gün suları benim de yatağım
olup onlara karışınca sen de hiç konuşma Hilmi Amca. Uldız çağlıyor geceleri.’ “ “İşte böyle delikanlı,
gücünü yetirenin zalimlik ettiği dünya hayatı böyle rezil, böyle kepaze. Oysaki bu çayırdan sihir akardı
ışıl ışıl, kan değil. Akça gibi bu rezil hayatta yalnız kalıp analığı gibi bilek gücüne kurban giden nice can
daha vardır. Gebe kalamayan kadının yarım diye yaftalandığı bu dünya hayatı aşağılık, alçak değil de
ne? Sesleri çıkmıyor diye ölüyorlar yiğidim, öldürülüyorlar. Bu dünyanın düzeni değişmez, bu sözlerim
de şu suların şırıltılarına karışıp akıp gidecek, kimse duymayacak.” Uldız’ı işaret edip hınç ve hüzün
dolu yüzünü eğdi. Oturduğu yerden kalktı, gözlerini silerek bir şey daha diyemeden, Sufi’ye üzüntüyle
baktı. Çaresizlik kamburuyla beli bükülmüş bu güzel adam yavaş yavaş kulübesine doğru yol aldı.

Sufi’nin boğazına dizilmiş onca söz eriyip gitti. İşittiklerinden sonra tüm vücuduna sancılar girdi, acıyla
inledi. Kafası deli bir ateşle yanarken durmadan yankılandı kulağında o cümle: “Uldız’ın gözlerini
görüyor musun?” Kafasını çevirip yıllardır onu dinleyen serin sulara baktı. Evet, Uldız’ın gözlerini
görüyordu...

© Copyright