alzheimers-749616_1920.jpg

UNUTKANLIK

Perihan Aktan

Balkona çıktığımda burnuma uzun zamandır koklamadığım bir koku dolmuştu. Bana
çocukluğumun mandalina kabuklu, kestaneli, geceleri kısa geçmişini hatırlatmıştı. Kömür kokuyordu
dışarıda. Evler doğalgazla ısınalı beri unutmuşum bazı evlerin hâlâ sobalı olduğunu, bazı insanların
hâlâ kömür yaktığını ve bazı evlerde hâlâ karbon monoksit zehirlenmesi yaşanabildiğini.
Sonra unuttuklarımı tek tek aklıma getirmeye başladım burnuma gelen kokuyla, daha doğrusu
başardım. Hatırladığım için mutlu muydum? Unutmakla iyi mi etmiştim? Bakalım.


Mesela hâlâ haftada bir eşini, kardeşini, çocuğunu ziyarete gidenler vardı cezaevlerinde. Belki
on tane güvenlik aletinden geçip, insani olmayan bir şekilde üstü başı aranan, üstünde tek bir metal
olmadan bu hakkı kazanmaya çalışan, şehrin ücra bir köyünde, ocakta teri akarak yaptığı gözlemeleri
sevdiği insana ancak çökeleğine kadar incelendikten sonra verebilen insanlar vardı. Bir camın iki
tarafındaki iki çift gözün telefonu tutan ellerle değil, gözbebekleriyle konuştuğunu da unutmuşum. O
camlar ardından buram buram özlem kokusu aldıklarını, burun direklerinin her seferinde daha fazla
sızladığını ve gözyaşlarının ciğerlerine daha çok baskı yaptığını da unutmuşum. Muasır medeniyetler
seviyesine çıkmayı beklerken, yerin dibindeki koğuşların, yani bundan dört yüz yıl önce mikroskopta
gözlemlenen hücreye adını veren tek kişilik odalarda, medeni ve adil olmamız gereken dönemde
suçsuz, günahsız insanların çürümeye yüz tuttuğu da hafızamdan çıkmış.


Babamı kanser illetinden kaybettiğim ilk zamanlarda, derste öğrencilerime kanser olayını
anlatırken yutkunup, birkaç saniye düşündükten sonra, sesimin titremesine mani olmak için, kanser
hücrelerinin vücutla savaşını kahramanlık destanı şeklinde anlatmaya çalıştığımı da unutmuşum. O
gideli dört yıl olacak. Bunu fark ettikten sonra kanser olan tek insanı babam sanıp, şu an hastanelerde
serum serum, şişelerce kemoterapi ilaçlarını alan, hastaneden eve geldiğinin hemen ertesinde
bedeninin ilaçlara tepkisini kovalarca kusmukla atmaya çalışan, yanında gözü yaşlı sevdikleri olan ve
artlarında gözü yaşlı sevdiklerini bırakan, beşinde de seksen beşinde de olsa gözünün önünde eriyip
gitmesi yürek dağlayan insanların hâlâ var olduğunu da unutmuşum.


Çocuğum olup da gözünün içine bakıp, her istediğini yapmaya çalışırken, sokakta mendil
satan, dilendirilen, okula gönderilmeyip kocaman çöp arabalarının altında ezilerek ve kirin içinde
çatlayarak buz gibi olmuş ellerinin öpülesi olduğunu ya da babası yaşındaki adama satılan, gittiği
yerde tek işlevi kendisi gibi çocuklar doğurmak olan ve kuru ekmek bulsa razı olan, zamanından önce
yetişkin olan çocukların varlığını da unutmuşum. Evdeki çocuğun yediği yemediği, sevdiği sevmediği
önündeyken, ‘sen bana bunu almıyorsun’ diye serzenişte bulunabilirken, daha yedi yaşında kocaman
adam ve kadın olmak zorunda kalan, kendini, evini, hayvanını gütmek zorunda kalan ve asla ‘ben
bunu yemem’ şımarıklığını gösteremeyen çocukların da varlığını unutmuşum.


Okunası şiirler, yazılar, hikâyeler yazmaya başladığımda, bedeninin herhangi bir yerindeki
Allah vergisi ya da hayat zorlaması bir engelle yaşamak zorunda kalıp, yazamayan ya da yazabilse bile
bunları sadece defteriyle paylaşıp ancak kendisi okuyabilen, ne teknolojinin, ne de ekonominin
nimetlerinden yararlanamadığı için yazılarını o meşhur geniş kitlelere ulaştıramayan insanları da
unutmuşum. Tek meziyeti zengin bir sunucunun eski karısı olmak olan, edebiyatı kıt insanların bile
yüz binler satabildiği bir ülkede, imkân ve şerait hep namüsait olduğu için yitip giden ve cümleleri,
besteleri, heykelleri, resimleri topraktaki madde döngüsüne katılmak zorunda olan insanların varlığını
da unutmuşum.

Ömrümüm ikinci baharına denk gelen yaşlarımda bana ve kendine ilkbaharı ve gerçek aşkı
yaşatacak bir suç ortağı bulduğumda, tek günahı sevmek olan kadınların sevgilileri tarafından şeklini
bile zikredemeyeceğim şekillerde, birkaç dakika ya da saat içinde hayatlarından koparıldığını da
unutmuşum. Onu istemediği, hatta tanımadığı halde, kendini kadının sahibi hissedebilen bir sapığın
önce kadınlığını, sonra hayallerini ve hayatını tecavüz yoluyla yok edip de sonra da ‘beni tahrik etti’
diyebildiğini, daha da kötüsü tecavüzcüsünün ‘onunla evlenebilirim’ teveccühünü görmezden
gelemeyen adalet yetkilileri ve cahil kız taraflarının kadını yok sayarak ‘tarafların evlendirilmelerine’
kararının verildiğini de unutmuşum.

 

Hatta bunlara hiç gerek kalmadan, sırf ağabeyi bir kızı sevip kaçırdı diye, herkesin bu duruma razı olabilmesi amacıyla, kızın ağabeyi ya da erkek kardeşiyle ömür geçirmek ve altına yatmak zorunda kalan kalbi güzel, kaderi acı kadınların olduğunu da unutmuşum.


Sonra, yani ikinci baharım, kendine göre sebep ve bahanelerle, çok sevdiği, hatta bazı anlarda
taparcasına sevdiğini söylediği halde, kadere razı gelip, sorumluluklarıyla ilgili kafasında bir ışık
yandığı için ve ‘ya varsın hep benimle olmalısın ya da yoksun’ dediğim anda, boğazında düğümler,
hıçkırıklar, beni bırakıp gittiğinde, onun benim nefesim olduğunu da unutmuşum. Meğer ben onunla
yaşayabiliyormuşum, bedenimin gizlerinde. Meğer ciğerlerime nefes diye dolan da oymuş,
damarlarımdan geçen de. Kanımın her bir hücreme dağıttığı da oymuş, metabolizmama enerji olan
da. Yemeden içmeden durabilirmişim de onu içime çekmeden tek bir adım atamazmışım yarına. O
dünümün adıymış, bugünümü varlığı ile oyalayan ama asla yarınım olamazmış. O gitmiş, ben
tıkanmışım, boğulmuşum, tükenmişim.


Ben ona ‘NEFESİM’ demişim, o beni nefessiz bırakmış.

© Copyright