pexels-matheus-bertelli-799463.jpg

YAĞMUR UYKUSU

Beyza Yazıcıoğlu

Tam bir saattir koltukta oturmuş, uyanmasını bekliyorum. Gözlerimi kırpmadan
bakıyorum güneşte unutulmuş bir tuval gibi solgun yüzüne, uyansın artık diye. Neden sonra
uyanıyor. Yeni yıkanmış kumaş gibi içine çekmiş gözünü ovuşturuyor durmadan Solgun
gölgeler halinde bekleyen ihtiyarların arasında iniltiler içinde kendine bir hayat kurmuş belli
ki. Ait olmadığı bir dünyaya ne de çabuk alıştığına şaşırıyorum. Kafasını kaldırıp yüzüme
bakıyor, sonra rengi uçmuş dudaklarını kıpırdatıp “Hoş geldin.” diyor.


Çoğu yağmur uykusuna yatmış gibi öylece bekleyen tüm bu yaşlı insanlar emir
almışçasına dönüp bana bakıyor şimdi. “Hoş buldum anne,” diyorum onlarla göz göze
gelmeden. Tanımamış gibi bakıyor. Zamanın gittikçe yavaşladığı, yetişme derdinin olmadığı
bir boşlukla bakıyor. “Sen kimlerdensin?” diyor sonra. Cümlelerinin çoğu bozuk, anlaşılmıyor
sözleri. Susmasını fırsat bilip “Anne, benim, tanımadın mı?” deyince, zamanı geri sararak, bu
kez “bildim.” diyor. Bildiği bir şey yok aslında. Ne zaman ihtiyacım olsa iki kanat gibi açılan
şefkatli kollarının ucunda sarkan artık suyu çekilmiş sağ elini güçlükle kıpırdatıp, elimin
üstüne koyuyor. Bakıyorum; gülümsüyor mu emin olamıyorum. Anne” diyorum sonra “Ne
çok arkadaş biriktirmişsin ne güzel’”


Annemin kendisiyle ilgili söylediğim hiçbir şeyi önemsemediğini biliyorum. Değişen
bir şey yok yine. Neden şimdiye kadar gelmediğimi, gelmek istemediğimi düşünüyorum.
Kandırılmaya hazır bir çocuk saflığıyla “Ne iyi ettin gelmekle.” diye mırıldanıyor. Bakınca
öyle anlıyorum beklemenin hiç de kolay olmadığını.


Kalın gövdeli süs bitkileri gibi bir köşede oturmuş onlarca yaşlı annem gibi bekliyor.
Unuttukları için konuşmayı belki, kimseden ses çıkmıyor. Sanki herkes suskunluğu çoğaltan
kıpırtılar içinde başka bir dünyanın kapısında geçmişi unutmuş, olmayan bir geleceği
bekliyor. Belki hepsi unutmak istiyor her şeyi; şimdinin ve geleceğinde bir önemi kalmıyor o
zaman. Buraya ne zaman, neden geldi? Bilmiyor kimse.


“Anne,” diyorum “benim, ben Necla.” Gülüyor. “Bildim bilmesine de,” diyor
“heyecanlandım birden!” Bildiği bir şey yok aslında. Başka bir dünyanın kapısını aralamış
çoktan ama kendini hala burada zannediyor. Geçmişe bakmıyor dönüp. Yok sayıp geçiyor, ne
güzel.


Şapkasını başına özenle yerleştirmiş ihtiyar adam, salonun bir köşesine tezgâhı açmış,
elindeki fırçayı rastgele önündeki tuvale sürüyor. Ara ara dönüp, çekingen gözlerle anneme
bakıyor. O da fark ediyor. Elini saçına götürüp düzeltiyor. “Biliyor musun,” diyor annem,
“benim resmimi yapıyor, neredeyse bitmek üzere.” Feri kaçmış gözlerine ışık yürüyor bunu
söylerken. Tuvale yaklaşıp bakıyorum, eğri büğrü bir ağaçtan başka bir şey görünmüyor.
“Babamın ne zaman geleceğini, hiç böyle geç kalmadığını soruyor.” Sesini kısarak,
birazda kulağıma fısıldayarak diyor bunu. “Neredeyse gelir,” diyorum, “o gelmeden gideyim
ben.” Mahzun bir sessizlik içinde “Daha erken, nereye gidiyorsun?” der gibi bakıyor yüzüme.
Sesi ağlamaklı. Karşımda oturan kadın annem olmaktan çıkıyor baktıkça. Hafızasının geri
gelmesini, beni tanımasını diliyorum. Kim olduğumu. Kim olduğunu.


Biz bunları konuşurken, huzurevinin tombul kadın bakıcısı salona gelip elindeki
tepsiden sırayla ilaçlarını veriyor bir bir. Gündelik rutinlere alışmış, yüzünü ekşiterek bekliyor

hepsi. Sıra ona gelince mızmızlanıp içmek istemiyor, kaşık ağzına ulaşıncaya kadar dökülüyor
bir kısmı. “Anne,” diyorum “hafta sonu gelsen, yemek yapsak beraber.” Şüpheyle bakan
gözlerini dikip “Olmaz,” diyor “babana söz verdim, gelemem!” Neden böyle bir şey
söylediğimi ben de bilmiyorum. Belki biraz daha gevelesem içimdeki sözcükler isyan edip
çıkacak; onu neden unuttuğumu, şimdiye neden gelemediğimi böylece söyleyiverecektim
sonunda. Gönlünü almak için “Tamam,” diyorum, “sonra gideriz o zaman.”


Hiçbir umut vadetmeyen bu sığınakta onu bekleyen yapacak bir sürü iş varmış da ben
meşgul ediyormuşum gibi “Gitmeyecek misin daha?” diye soruyor. Evet anlamında kafamı
sallıyorum. Hava yavaş yavaş kararmaya yüz tutarken bakıcının kolundan çekip kulağına bir
şeyler söylüyor. Ne dediğini duyamıyorum. Kapıdan çıkarken bakıcıya yaklaşıp soruyorum ne
dediğini. Yüzündeki alaycı gülümsemesiyle “kimdi bu gelen” diye soruyor diyor. “Kimse!”
dersin diyorum, “hiç kimse.”

© Copyright